Boyun Ağrısı

Boyun ağrıları bel ağrıları kadar sık görülmemekle birlikte, her yaş grubunda karşılaşılabilen, yaşam kalitesini düşürüp iş gücü kaybına neden olabilen önemli bir sorun.
Yanlış duruş, psikolojik stres, soğuğa maruz kalmak, yorgunluk gibi etkenler boyun bölgesinde ağrı nedenidir. Uzun süreli bilgisayar - daktilo kullananlar, sürekli tek noktaya odaklaştıkları için boyun kaslarının yeterince hareket etmemesi sonucu ağrı çekerler.
Boyun ağrısı nedenleri 3 temel grupta incelenebilir:
Kas iskelet sistemi kaynaklı mekanik nedenler
Boyun dışı bölgelerin hastalıklarının neden olduğu ağrının boyun bölgesinde hissedilmesi (yansıyan ağrı)
Boyun bölgesini tutan yangısal, enfeksiyöz ve tümöral hastalıklar.
Akut boyun ağrısının en sık nedenleri:
Boyun fıtığına bağlı ağrı atakları
Miyofasiyal ağrı sendromu
Boyun bölgesindeki yumuşak dokuların zorlanması (Servikal strain)
Kronik boyun ağrısnın en sık nedenleri:
Boyun kireçlenmesi
Sık görülen bazı iltihaplı romatizmal ağrılar (Ankilozan Spondilit, Romatoid artrit)
Fibromiyalji
Özellikle stres boyun kaslarında kasılmaya neden olur ve boyun ağrısı ve gerilim baş ağrısı ortaya çıkar. Bu şekilde ortaya çıkan ağrılarda kas gevşeticilerin yanı sıra bölgeye yapılan enjeksiyonlar, gevşeme egzersizleri, fizik tedavi yapılması ve antidepresan ilaç verilmesi yoluna gidilir.
BOYUN FITIĞI
Belde olduğu gibi boyunda da fıtık olabilir. Omurları birbirinden ayıran diskler yarı eklem sayılırlar. Disk ortasında jel kıvamında bir madde ve bunun çevreleyen yastıkçıklardan oluşur. Bu yastıkçıklardan daha dışta olanlar içtekilerine göre serttirler. Yaşın ilerlemesi ve travmaya maruz kalma durumlarında bu yastıkçıklar yıpranmaya başlar. Dıştaki tabaka giderek incelir, ani yapılan ters bir hareket sonrasında yırtılır. İçteki jel kıvamındaki madde bu yırtıklardan dışarı doğru kayarak, omurilikten çıkıp kolumuza giderek o bölgelere hareket emri veren veya o bölgelerin duyusunu algılamanızı sağlayan sinirinize baskı yapar. Böylece boyun-kol ağrısı ve o kolumuzda uyuşma, karıncalanma, bazen de güçsüzlük hissederiz.Böyle durumlarda ilaç tedavisinin yanı sıra öncelikle istirahat, daha sonra fizik tedavi, yetmediği durumda ise son zamanlarda gelişen tekniklerle bölgeye iğne (epidural steroid enjeksiyonu) veya kateter (epidural lizis) adı verilen ince sondalarla girilerek ilaç verilmesi, bu da olmadığı taktirde cerrahi girişim gerekebilir. Hasta düzenli olarak boyun egzersizlerini yaparak ve boyun koruma prensiplerine uyarak ağrının sık tekrarlamasını önleyebilir.
BOYUN KİREÇLENMESİ
Servikal omurgayı meydana getiren yapıların(kemik, bağ, kas) yozlaşması sonucu ortaya çıkan ve buna bağlı sinir ve damarsal bozuklukları da içeren klinik bir tablodur. Nedenlerinin yaşlanma, mikro travmalar, makrotravmalar, duruş bozuklukları ve genetik faktörler olduğu düşünülmektedir. Boyun ağrısı, kola yayılan ağrı, baş ağrısı, boyunda tutukluk, kolda güçsüzlük - hissizlik- yanma- batma, ellerde zayıflık- beceri azalması- uyuşma- karıncalanma, kulak çınlaması, baş dönmesi ve bulanık görme gibi yakınmalara neden olabilir.
Boyun kireçlenmesine bağlı ağrının tedavisinde kullanılan yöntemler:
İstirahat
Boyun korsesi
İlaç tedavisi
Fizik tedavi
Egzersiz
Enjeksiyon yöntemleri
Eğitim
FİBROMİYALJİ
Fibromiyalji; süregen ağrı, tutukluk, yorgunluk ve vücudun bazı noktalarında derin hassasiyet ile tanımlanan bir hastalık grubudur. Sıklıkla 30- 60 yaşları arasında ve kadınlarda görülür. Ağrı, yaygın olmakla birlikte sıklıkla boyun ve bel bölgesinin derin dokularında hissedilir. Omuz, dirsek, diz ve ellerde de ağrı olabilir. Baş ağrısı sıklıkla eşlik edebilir. Hasta, el ve ayaklarının şiş olduğundan yakınabilir. Ancak şişlik sıklıkla saptanamaz. Sabahları dinlenmeden uyandığını ifade eden hasta sayısı oldukça fazladır.
Yakınmalar soğuk ve/ veya nemli hava, yorgunluk, psikolojik gerginlik ve hareketsizlikle artarken sıcak ve kuru havada, masaj ve aktivite ile azalır.
Fibromiyalji genellikle kendisinden ve çevresinden beklentileri fazla olan kişilerde görülür.
Fibromiyalji hastalığında tedavi oldukça güç ve yavaştır. Hastalık genellikle yıllar boyu devam eder. Çeşitli tedavi programları ile geçici bir rahatlama sağlanabilir. Ancak yakınmaların tamamen kaybolması nadirdir. Tedavide 1. basamak hastaya hastalık hakkında bilgi vermektir. 2. basamağı ise ağrıyı geçirme ve fonksiyonu artırmaya yönelik tedavi girişimleri (ilaç tedavisi, fizik tedavi ve egzersiz) oluşturur.
SERVİKAL STRAİN
(Boyun bölgesindeki yumuşak dokuların zorlanması):
Travma ve duruş bozukluğu sonucu gelişen, boyunda tutukluk ve lokal ağrı ile karakterize bir tablodur. Masa başında çalışanlarda olduğu gibi boynu uzun süre aynı pozisyonda tutmak, yatarak televizyon seyretmek, uygun olmayan yastık ve yatakta yatmak gibi nedenler boyunda zorlanmaya yol açabilirler. Kaslarda kasılma gelişeceğinden boyundaki normal olan eğrilik azalır, boyun hareketleri ağrılı ve kısıtlı olur. Boyna yönelik radyolojik tetkiklerin sonucu genellikle normaldir.Tedavi; ilaç, fizik tedavi ve egzersiz yöntemleri ile mümkündür.

Bel fıtığı

Uygun tedavi yönteminin seçilmesi halinde bel fıtığı hastalarının iyileşme şansı çok yüksektir...

Bel fıtığında erken teşhis çok önemlidir. Çünkü, erken teşhis en çabuk sürede uygun tedaviye karar verilmesini sağlar. Uygun bir zamanlama ile yapılan cerrahiden hastanın faydalanma oranı daha yüksek olur. Hastalık belirli bir dönemi geçtikten sonra yapılan tedaviler ağrıyı geçirse de uyuşukluk, kuvvetsizlik gibi hastalığın belirtileri tam olarak düzelmeyebilir. Bu nedenle, erken teşhis ve eğer gerekiyorsa erken cerrahi tedavi hayati önem taşır.

Bel fıtığı, insan omurgasını oluşturan kemikler arasında vücudun yükünü dengeli olarak sağlayan disk dediğimiz dokunun fıtıklaşarak, komşuluğunda bulunan sinirlere doğru yer değiştirmesi ve bunları baskı altında bırakmasıdır.

İnsan vücudunun ağırlığını taşıyan omurgadır. Bu nedenle özellikle belin alt bölgesine binen yük, zorlayıcı hareketler, eğilip bükülme sonucu disk yapısının bozulması başlıca sebepleri oluşturur. Daha nadiren olmak üzere de çeşitli kazalar bel fıtığına sebebiyet verebilir.

Yaş, şişmanlık, ailesel yatkınlık, genetik özellikler, omurga yapısı bel fıtığı oluşumunda ve belirtilerinin görülmesinde önemlidir.

Bel fıtığının belirtileri nelerdir?

  • Bel ağrısı

  • Bacaklara vuran ağrı

  • Bacaklarda, ayakta uyuşma, güçsüzlük nadiren de olsa yanma ve iğnelenme

  • İdrar yapamama ya da idrar kaçırmadır.

    Bel fıtığı teşhisi nasıl konur?


  • Muayene

  • İleri görüntüleme yöntemleri ile inceleme (bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans)

    Görüntüleme yöntemlerinin değeri, ilgili uzmanın değerlendirmeleri ve yorumu ile artar. Bel fıtığının belirtileri genellikle ilk 8 ila 12 hafta içinde gerilediğinden, ileri tetkik yöntemleri sadece ameliyat düşünülen hastalarda yapılmalıdır.

    Bel fıtığının tedavi seçenekleri nelerdir?


  • İlaç tedavisi

  • Yatak istirahati

  • Fizik tedavi ve rehabilitasyon

  • Epidural kateterizasyon

  • Ameliyat

    Bel fıtığı cerrahisi nasıldır?

    Bel fıtığı ameliyatının esası; omurga kemikleri arasında fıtıklaşıp omurilik ve sinir dokusu üzerine doğru yer değiştirerek sinir dokusunu baskı altında tutan fıtık parçasının çıkartılması, temizlenmesi ve sinir dokusunun rahatlatılmasıdır. Fıtıklaşan bu bölgeye ulaşmak için mutlaka bir cerrahi müdahale gereklidir. Cerrahi yöntemler arasında temel olarak yapılan işlem ve sonuç açısından çok önemli farklılıklar bulunmamaktadır. Her bir yöntemin kendine göre endikasyonları, yapılabilme durumları mevcuttur. Önemli olan hastanın yapılan işlemden gördüğü neticedir.

    Bel fıtığı cerrahisindeki başarı yüzdesi nedir?

    Uygun endikasyon, yani doğru hasta seçimi halinde bel fıtığı ameliyatlarından fayda görme oranı yüzde 95tir. Yüzde 5 oranında ise doğru ameliyata rağmen yakınmaların devam etme riski vardır.

    Ameliyat olan hasta ne kadar süre sonra iyileşebilir?

    Özellikle son 15-20 yılda bilgisayarlı tomografi ve magnetik rezonans görüntüleme gibi tanı yöntemlerinin kullanılmaya başlaması bel fıtığını tespit etme ve başka hastalıklardan ayırdetmede büyük kolaylıklar sağlamıştır. Buna paralel olarak ameliyat tekniklerinde de gelişmeler olması sonucu bel fıtığı ameliyatları korkulan bir ameliyat olmaktan çıkmıştır. Artık hastanede kalma süresi giderek kısalmakta, hasta en kısa sürüde günlük yaşamına tekrar dönebilmektedir.

    Bel fıtığı hastalarına tavsiyeler:


  • Bel fıtığı ağrılarının nedeninin tam olarak teşhis edilebileceği bir merkeze ve bu konuda uzmanlaşmış bir hekime başvurulmalıdır.


  • Bel ağrısının nedeni bel fıtığıysa, bunun ameliyat gerektirip gerektirmediği ortaya konmalıdır.


  • Ameliyat gerektirmeyen durumlarda istirahat, ilaç tedavisi ve daha sonra bazı durumlarda fizik tedavi yeterli olmaktadır.


  • Ameliyatın gerekli olduğu durumlarda; hem nasıl bir ameliyat yapılacağı ve ameliyatın zamanlaması, hem de ameliyat sonrası dönemde dikkat edilmesi gereken hususlar konusunda hastaya yardımcı olunmalıdır.

  • Akciğer Kanserinin Nedenleri

    Akciğer kanserinin en önemli nedeni sigaradır. Bunu radon ve asbest (amyant) izler. Ancak, sigara, radon ve asbestten başka da kanser riskini artıran pek çok faktör vardır. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, akciğer kanserine neden olan etkenleri anlattı.

    Hava Kirliliği

    Hava kirliliğinin de akciğer kanseri için bir risk faktörü olabileceği ileri sürülmektedir. Bunun en önemli kanıtlarından biri, akciğer kanserinin hava kirliliğinin yoğun olduğu ülkelerde ve şehirlerde daha fazla görülmesidir.

    Çeşitli araştırmalarda, hava kirliliğine neden olan kükürt dioksit, azot dioksit gibi maddelerin sigara dumanındaki kanserojenik maddelerin etkilerini artırdıkları saptanmıştır. Dizel egzostuna ve petrol yanma ürünlerine maruz kalan kişilerde akciğer kanseri riski yüksektir.

    Meslekler

    Akciğer kanserinin bazı meslek sahiplerinde daha fazla görüldüğü eskiden beri bilinir. Meslekleri nedeniyle uranyum, arsenik, krom, nikel, kadmiyum, alüminyum, berilyum gibi maddelerle uğraşanlarda akciğer kanseri riski yüksektir.

    Arsenik

    Arsenik toprak doğal olarak bulunur ve buradan içme sularına karışabilir. Arsenikle kirlenmiş suların içilmesi de akciğer kanseri riskini artırır. Sigara da içilmesi riskin katlanarak artmasına neden olur.

    Beslenme

    Sigara içen ve az miktarda sebze ve meyve tüketenlerde akciğer kanseri daha sık görülmektedir.

    Beta-karoten

    Özellikle de beta karoten içeren besinlerin kansere karşı koruyuculuk özelliklerinin daha fazla olduğu saptanmıştır. Beta karoten vücutta A vitaminine dönüşerek etkili olur. Beta karoten içeren besinlerin başlıcaları, havuç, kayısı, kavun, böğürtlen, şeftali, balkabağı olmak üzere tüm sarı ve kırmızı ile yeşil renkli meyve ve sebzeler, lahana, bezelye ve patatestir. Bu maddenin ısı ve ışığa karşı duyarlı olduğu ve mikrodalga fırın dışında her türlü pişirme yöntemiyle kayba uğrayacağı unutulmamalıdır.

    Diğer besinler

    Beta karoten dışında, kısaca antioksidanlar olarak bilinen E ve C vitamini, folik asit ve selenyumun da hem akciğer ve hem de diğer kanserlere karşı koruyucu etkileri olabileceği konusunda araştırmalar vardır.

    Akciğer Hastalıkları

    Akciğerde harabiyete ve bağ dokusu artışına neden olan hastalıklar da akciğer kanseri için risk oluşturur. Bunlar içinde en önemlileri eskiden geçirilmiş olan tüberküloz (verem), zatürree ve fibrozistir. Kronik bronşiti olanlarda da kanser riski fazladır.

    Genetik Faktörler

    Akciğer kanseri genetik bir hastalık olmamakla beraber, kansere yatkınlık sağlayan bazı özellikler vardır. Mesela, sigara içenlerin hepsi değil %1-15 i akciğer kanserine yakalanmaktadır.

    Ayrıca, bazı ailelerde akciğer ve diğer kanserler daha sık görülebilmektedir. İzlanda da 1955-2002 yılları arasında akciğer kanseri olan 2756 kişi üzerinde yapılan bir araştırmada akciğer kanserli kişilerin kardeşlerinde bu hastalığın görülme riski 3.5 misli, çocuklarında 3 misli, hala, dayı, amca, teyze, kuzen gibi yakınlarında ise 2 misli yüksek bulunmuştur.

    Son yıllarda yapılan araştırmalar, akciğer kanserinin ortaya çıkmasında genetik faktörlerin (onkogenler, tümör baskılayıcı genler ve DNA tamir genleri) çok önemli olabileceğini göstermektedir.

    Aşırı Kıllanma

    Vücudun normalden aşırı kıllanmasına Hirsutismus denmektedir. Aşırının ölçüsü, toplumdan topluma, insandan insana değişebilmektedir. Normal dışı kıllanma, her kadında az miktarda varolan erkeklik hormonunun çeşitli nedenlerle artmasına bağlı olarak gelişir.

    Kıllanmada; üst dudakta, alt çene ve üst çenede, şakaklarda, memeler arasında, meme başı etrafında, göbek altında, kuyruk sokumunda ve kalçalarda anormal kıllanma vardır. Bu bölgelerde, kadınlarda da varolan ince, renksiz, kısa ayva tüyleri; kalın, uzun koyu renkli kıllara dönüşür ve deri yağlanır; yüz, sırt ve göğüs civarında akneler oluşabilir.

    Toplumumuzda görülen kıllanmalarının bir çoğu, basit nedenlerden oluşmakta; hastanın yaşı, konumu, çocuk isteyip istemediği gibi durumlar değerlendirilerek verilen tedavilerle bu konu çözümlenmektedir. Tedavide, kıllanmayı oluşturan faktörün bulunup ortadan kaldırılması veya tedavi edilmesi birinci basamak; ikinci basamak ise oluşmuş kılların kozmetik yöntemler ile temizlenmesidir.

    Şişmanlarda adet düzensizliği ve kıllanma varsa, önce zayıflama kürlerine başvurularak zayıflatılmalı ve kozmetik yöntemlere başvurulmalıdır. Adet düzensizliği ve kıllanma arasındaki yakın ilişki, gözardı edilmemeli, bu tip yakınmaları olanlar en kısa sürede doktora başvurmalıdırlar.

    İntihar

    İnsanlar değişik nedenlerle yaşamlarına son vermek isterler. İntihar önlenebilecek bir ölüm nedenidir. Bu kararın alınmasına neden olan etmenler çok değişiktir. Genelde birkaç neden bir arada bu eylemin ortaya çıkmasına yol açar. Kendisini öldüren insanların %90’ı depresyon hastasıdır. Depresyon ve diğer ruhsal hastalıklar yanında kötü yaşam olayları da intihar riskini artırmaktadır. İntiharın bireysel olduğu kadar toplumsal boyutu da vardır.

    İntiharlar, önemli sağlık sorunlarından birisidir. Tüm dünyada günde ortalama 1000 kişi intihar ederek yaşamına son vermektedir.Tüm dünyada 42 saniyede bir kişi yaşamına son vermek için intihar girişiminde bulunmakta, 17 dakikada bir de bir kişi intihar nedeniyle yaşamını yitirmektedir. İntihar sıklığı yaş gruplarına göre ve cinsiyete göre değişiklik göstermektedir. Özellikle gençlerde önemli bir sorundur. ABD’de yapılan araştırmada 15-24 yaş grubunda ölüm nedenleri arasında üçüncü sırayı intiharlar almaktadır.


    İntihar nedenleri çok çeşitlidir. Bazı durumlar intihar riskini artırmaktadır. Bunlar arasında:


  • Psikiyatrik hastalıklar

  • Sosyal nedenler

  • Psikolojik nedenler

  • Biyolojik yatkınlık

  • Genetik yatkınlık

  • Fiziksel hastalıklar sayılabilir.

    İntihar nedenleri genç ve yaşlılarda genelde daha farklıdır. Yapılan araştırmalarda 30 yaş altındaki intihar vakalarında en sık intihar nedeninin anti sosyal kişilik bozukluğu ve alkol-madde bağımlılığı olduğunu 30 yaş ve üzerindeki kişilerde ise depresyon gibi duygulanım bozukluklarının en sık neden olduğunu göstermektedir. İntihara yol açan önemli yaşam olayları ise 30 yaş altında boşanma, reddedilme, işten çıkarılma-işsizlik ve yasal sorunlar; 30 yaş üzerinde ise fiziksel hastalıklar olarak belirlenmiştir.

    1.Psikiyatrik nedenler:

    İntihara yol açan en önemli sorun depresyondur. Bu konuda yapılan değişik araştırmalarda intihar eden kişilerin %30-64 ünde depresyon tespit edilmiştir.İntihar sonucu ölenlerin %90 ında depresyon tespit edilmiştir. Depresyon hastalarının ise %15 i intihar girişimi sonucu yaşamını kaybetmektedir. Yapılan bir araştırmada intihar sonucu yaşamını kaybeden vakaların %63’ünün erkek, %37’sinin ise kadın olduğu tespit edilmiştir. Depresyonu olan erkeklerde intihar ve intihar sonucu yaşamını kaybetme oranı kadınlara göre daha yüksektir.

    Depresyon sonucu intihar eden ve ölen vakalar arasında depresyon ilaç tedavisi görenlerin oranı %3 dür. Yani bu hastaların çoğu doktora başvurmamakta ve tedavi görmemektedir.

    İntihara yol açan diğer psikiyatrik sorunlar şunlardır;


  • Şizofreni; intihar vakalarının %10’unda şizofreni görülmektedir

  • Alkol bağımlılığı

  • Madde bağımlılığı

  • Kişilik bozukluğu

  • Panik bozukluğu



    2.Sosyal nedenler:

    Toplumun sosyal yapısı ve toplumsal kaynaşma durumuna bağlı olarak intihar oranları ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Aile bağları zayıf toplumsal etkileşimin az olduğu kişilerde intihar olasılığı artmaktadır (egoistik intihar). Sosyal ve ekonomik krizlerde ise toplum içinde intihar oranları yükselmektedir (anomik intihar). Örneğin her iki dünya savaşında da tüm Avrupa da intihar oranları diğer zamanlara göre çok artmıştır.

    Durkheim anomik intiharı şöyle tanımlamıştır: batı toplumlarında endüstriyel devrimi takiben toplum yapısında bazı değişiklikler olmuş, toplum içinde dini inançları ve aile bağlarını kuvvetli sağlayamayan kişilerde intihar riskinin arttığını gözlemiştir. Toplumsal bağları kuvvetli ve geleneklerine bağlı diğer toplumlarda ise çoğu zaman intiharlar kişisel olmaktan çok toplumsal bir kural olarak vardır. Örneğin Japonlarda gururun kırılması sonucu uygulanan hara-kiri gibi. Bu tür intiharlar “fedakarlık intiharı” olarak tanımlanır ve burada bireysel özelliklerden çok toplumsal kurallar intiharı getirir.

    Bir de toplu intiharlar vardır ki bunlar da ayrı araştırma konusudur. Örneğin bazı tarikatlarda tarikat inanışları nedeni ile toplu intiharlar görülebilmektedir.



    Egoistik intiharlar, düzenli toplumlarda topluma uyum sağlayamayan suçlular veya uyumsuz davranışları olan kişilerde görülür.

    Toplumsal olaylar göz önüne alındığında aynı koşullarda bir kişi intihar ederken diğer kişide neden intihar girişimi olmadığı açıklanamamaktadır.

    Adler’e göre ise sosyolojik nedenleri ve sonuçları olsa da intihar ancak bireysel olarak incelendiğinde anlaşılabilir. Her intihar bireyseldir, kendi içinde değerlendirilmelidir.

    İntihar nedenleri arasında depresyon ve şizofreni gibi ruhsal hastalıklar yüksek oranda görülmesine rağmen bu hastalarda intihar oranı sanıldığı kadar yüksek değildir. Bu yüksek risk grubundaki hastalarında kendi içlerinde yüksek risk taşıyanları vardır. Psikiyatristler muayeneleri sırasında bunu değerlendirebilir ve yüksek risk taşıyan hastaları belirleyebilir.

    Robert Litman’a göre intihar riski taşıyan kişilerde bu düşünceler zaman zaman yoğunlaşır. Bazen kısa sürede bu düşünceler kaybolur bazen ise bir süre devam eder. Ona göre bu düşünceleri taşıyan insanlar arasında da intihar oranı düşüktür. Bu grup içinde yüz hasta var ise birkaç yıl içinde intihar edenlerin sayısı 3-4dür. İntihar düşüncesi olan kişilerin bunu eyleme dökmesi için pek çok olumsuz koşul bir araya gelmelidir. Yine Litman’a göre umutsuzluk depresyondan daha fazla intihara neden olmaktadır.

    Yaş arttıkça intihar oranları da artmaktadır. Erkeklerde en sık 45 yaşlarında, kadınlarda ise 55 yaşlarında intihar görülmektedir. Kadınlar intihara daha fazla eğilim göstermektedir, buna karşın intihardan ölüm oranı erkeklerde daha fazladır. Evli kişilerde intihar oranı boşanmış kişilere göre daha azdır.

    Çalışmak kişiyi intihardan koruyan önemli bir özelliktir. İşsizlik sunucu kişilerin sosyoekonomik durumları bozulmakta, psikiyatrik sorunlar ortaya çıkmakta (özellikle anksiyete ve depresyon) ve stres veren durumlarla karşılaşma olasılığı artmaktadır. Bu nedenle işsiz kalan kişilerde intihar etme olasılığı artmaktadır.

    3.Psikolojik etkenler

    Kişisel yatkınlıkta intihar olasılığını artırmaktadır.

    4.Biyolojik yatkınlık

    Beyindeki serotonin maddesindeki azalma intihar olasılığını artırmaktadır.

    5.Ailesel yatkınlık

    Ailede intihar eden kan bağı olan bir yakının olması kişilerde intihar etme olasılığını artırmaktadır. Bazı ailelerde yüksek intihar oranları dikkati çekmektedir.



    6. Fiziksel Hastalıklar

    Kanser, sara, kalp hastalığı, bunama, AİDS gibi önemli hastalığa yakalanan kişilerde intihar olasılığı normal topluma göre daha fazladır.



    Tedavi:

    Sonuç olarak, intihar önemli toplumsal bir sorundur ve önlenebilecek bir ölüm nedenidir, yeter ki zamanında fark edilebilsin. İntiharların en sık nedeni depresyondur ve doğru tanı ve tedavi edilirse intihar riski azalır. Bu açıdan depresyonun tedavi edilmesi çok önemlidir. İntihar girişimi olan yaşlı hastalarla yapılan araştırmada bu hastaların %70’inin intihar girişiminde bulunmadan önce doktora başvurduğunu göstermektedir. Depresyon hastalarının büyük bir kısmı tedavi görmemekte ve ayakta kendi başlarına hastalığı atlatma çabasına girmektedir. Kimi komşunun önerdiği ilacı almakta, kimisi eczaneden uyku ilacı alarak idare etmekte, kimisi ise hiç ilaç almadan hastalığı yaşamaktadır. Depresyon hastalarını doktora yönlendirme ve doktora ulaşmasını sağlamak ailenin, arkadaşların ve yakınların görevidir.

    Aynı şekilde intihar mesajları veren kişileri uzmanlara yöneltmek, yakınların yapabileceği en büyük yardımdır. Bu yakını zor durumda bırakmak veya onun güvenine ihanet etmek olarak algılanmamalıdır. Uzun vadede bu yardımınızdan dolayı bu kişiler size minnettar olacaktır. İntihar riskini yok saymak, bunun konuşulmasını tabu olarak kabul etmek, intihar girişiminin gerçekleşmesine engel olmaz.

    İntihar girişiminde bulunup hayatta kalan kişilerin de en kısa zamanda değerlendirme ve tedavi planı çizilmesi açısından uzmana yönlendirilmesinde fayda vardır.

  • Akıl Bozukluklarına Yol Açan Organik Hastalıklar

     Genel tıbbi bozukluklar

    Gripten ve diğer virüs enfeksiyonlarından sonra sık sık depresyon görülür. Bu durumun, gribin gittikçe azalarak gösterdiği bir seyir olarak değil de, "depresyon" olarak teşhisi önemlidir. Bedeni zayıf düşüren başka hastalıklar da aynı etkiyi gösterebilir. Diğer bozuklukların önemi ise, hastanın hayat koşullarına ve kişiliğine göre değişir. Örneğin, nispeten hafif bir kalça osteoartriti, bir postacıyı hayata karşı başarısız kılarak psikiyatrik semptomlara yol açabilir. Aynı şekilde, bir hasta genel veya spesifik fizik bozukluklara karşı birtakım özel psikolojik duyarlılıklar gösterebilir. Bu durum hipokondriak bir kişilik, spesifik travmatik bir tıbbi anı, ya da özellikle yaşlılarda fizik aksaklığın çok kere yol açtığı toplumdan uzaklaşma gibi nedenlerden ötürü olabilir.

    Ameliyat ve doğum

    Ameliyat ve doğum komplikasyonları olarak majör psikiyatrik hastalıklara sık rastlanır. Semptomlar ameliyat ya da doğumdan ortalama 10-14 gün sonra başgösterir. Bu tür psikiyatrik ruhsal çöküntü, başka komplikasyonlarla, kullanılan anestetik ve sepsis tipiyle ilgili görülmemiştir. Ancak, hastanın ameliyatla ilgili anksietesini yatıştırmak ya da uygun doğum-öncesi hazırlıklarını yerine getirmek yoluyla, bu durumun insidansının azaltılabileceği ispatlanmıştır. Yaşlı hastalardaki arteryel hastalık veya katarakt gibi durumlar için yapılan ameliyatların sonradan konfüzyon veya paranoid psikozlara yol açması muhtemeldir.

    Santral sinir sistemindeki organik bozukluklar

    Demans, yaygın lezyonlar ve vitamin yetersizliği (örneğin, B12 vitamini) genellikle tipik bir "organik" akıl bozukluğu biçiminde belirir. Oysa hastada, dolaylı olarak organik bozukluktan ileri gelen "fonksiyonel" semptomlar da belirebilir. Hastanın performansını ve çalışma yeteneğini düşüren bir beyin tümörü, nörotik semptomların oluşmasına yol açabilir. Böylece, daha önce dengeli olan ve orta yahut ileri yaşta histerik veya diğer nörotik semptomlarla hekime başvuran bir hastaya hemen "histerik" teşhisi koyulmamalıdır. Daha önce dengeli bir kişiliğe sahip bir hastada beliren bir histeri semptomunun nedenlerinin araştırılması gerekir.

    Nefes darlığı

    Nefes darlığı, hastanın güçlükle nefes alıp vermesi halidir. Nefes darlığı, sübjektif olarak duyulan rahatsız edici bir duyudur. Hasta soluma eforunun arttığını duyar. Nefes darlığına "zorlu solunum" demek de mümkündür. Normal bir insanın alışkın olduğundan fazla bir iş yaparken fazla solunum gereksinmesi (hiperpe) bir nefes darlığı değildir. Her kişinin bir iş kapasitesi vardır. Bunu aşınca normalden daha derin ve daha hızlı solumaya başlar. Özellikle hareketsiz bir hayat yaşayanlar, yaşlılar, şişmanlar ve kadınlar küçük bir eforla daha fazla solunum gereksinmesi ile karşılaşırlar. Bunları nefes darlıkları arasına katmamak gerekir. Kısacası dispne bir hastalık halidir. İstirahat halinde bir şahsın bir dakikada soluduğu hava (dakika solunum hacmi), zorlu şekilde bir dakikada soluduğu havanın (maksimum solunum kapasitesi) 1/3 ünden azdır. Bu oranın büyümesi, yani solunum yedeğinin azalması, dispneye neden olur.

    Dispneye neden olan başlıca hastalıklar ve nedenler şunlardır:

    1-HİPERVANTILASYONA (SOLUNUM ARTIŞI) YOL AÇAN NEDENLERLE DİSPNE
    Anemi
    Karbonmonoksid zehirlenmesi
    Methemoglobinemi
    Sulfhemoglobinemi
    Oksijen basıncının düşmesi
    Ateşli hastalıklar
    Hipertiroidi
    Asidoz
    2-HİPOVANTILASYONA (SOLUNUM AZALMASI) YOL AÇAN NEDENLERLE DİSPNE
    Aşırı şişmanlık
    Diyafragma inişinin engellenmesi
    Diyafragma hernileri
    Solunum kasları yetersizliği
    Solunum merkezi baskılanması
    Göğüs deformitelerl
    Ankllozan spondilit
    3-HAVA YOLLARINDA TIKANMAYA BAĞLI DİSPNELER
    Farinks ve larinks hastalıkları
    Retrofarenjeal abse
    Farinks tümörü
    Yabancı cisim, yapışkan balgam
    Akut larenjit, difteri
    Kronik larenjit
    Larlnks spazmı, allerjik ödem
    Larinks tümörü
    Travma
    Ses telleri felci
    Larinks, trekea ve bronşların sıkıştırılması
    Guatr
    Aorta anevrizması, vasküler halka
    Mediasten tümörleri, adenomegalilerl
    Özofagus kanseri
    Bronş kanseri
    Bronş stenozu
    4-AKCİĞER HASTALIKLARINA BAĞLI DİSPNELER
    Akut bronşit
    Bronkopnömoni
    Kronik bronşlt
    Aınfizem
    Bronşial astma
    Bronşektazl
    Atelektazi
    Absorpsiyon atelektazisi
    Dıştan baskı ile atelektazi
    Bronş kanseri
    Bronşioler kanser
    Akciğerlere kanser metastazı
    Pnömoniler
    Pnömokok pnömonisi
    Stafiokok pnömonisi
    Streptokok pnömonisi
    Friedlaender pnömorıisi
    Pseudomonas pnömonisi
    Influenza pnömorıisi
    Diğer virus pnömonileıi
    Mikoplasma pnömonisi
    Psittacosis pnömoms:
    Q ateşi pnömorüsi
    Tüberküloz Prı~monisi
    Mikotik pnömoniler
    Allerjik alveolit
    Aspirasyon pnömonisi (Mendelshon sendromu)
    Löffler sendromu
    Akciğer emboli ve infarktüsü
    Multiple Akciğer Embolisi
    İnterstisyel akciğer hastalıkalrı ve yaygın fibroz
    Pnömokonvozlar
    Antrakoz
    Silikoz
    Berilloz
    Akciğer sarkoidozu
    Lymphangitis cartinomatosa ve alveoler karsinoma
    Milyer tüberküloz
    Akciğerlerin mantar infeksiyonları
    Histoplasmosis
    Coccidioidomycosis
    Blastomycosis
    Nocardlosis
    Cryptococcosis
    Torulosis
    Actinomycosis
    Aspergillosis
    Moniliasis
    Kollajen hastalıklar
    Polyarteritis nodosa
    Romatoid artrit
    Sistemik eritemli Lupus
    Skleroderma
    Diğer akciğer fibrozları
    Radiasyon fibrozu
    Idiopatik pulmoner fibroz
    Pülmoner alveoler proteinoz
    Pülmoner alveoler mikrolitiaz
    5-PLEVRA HASTALIKLARINDA DİSPNE
    Pnömotoraks
    Plevra boşluğunda sıvı
    6-KARDİAK DİSPNE
    Efor dispnesl
    Kardiak astma
    Akut akciğer ödemi
    Periyodik solunum
    7-NON-KARDİYOJENİK AKCİĞER ÖDEMİ
    8-PSİKOJENİK DİSPNE