Boyun Ağrısı

Boyun ağrıları bel ağrıları kadar sık görülmemekle birlikte, her yaş grubunda karşılaşılabilen, yaşam kalitesini düşürüp iş gücü kaybına neden olabilen önemli bir sorun.
Yanlış duruş, psikolojik stres, soğuğa maruz kalmak, yorgunluk gibi etkenler boyun bölgesinde ağrı nedenidir. Uzun süreli bilgisayar - daktilo kullananlar, sürekli tek noktaya odaklaştıkları için boyun kaslarının yeterince hareket etmemesi sonucu ağrı çekerler.
Boyun ağrısı nedenleri 3 temel grupta incelenebilir:
Kas iskelet sistemi kaynaklı mekanik nedenler
Boyun dışı bölgelerin hastalıklarının neden olduğu ağrının boyun bölgesinde hissedilmesi (yansıyan ağrı)
Boyun bölgesini tutan yangısal, enfeksiyöz ve tümöral hastalıklar.
Akut boyun ağrısının en sık nedenleri:
Boyun fıtığına bağlı ağrı atakları
Miyofasiyal ağrı sendromu
Boyun bölgesindeki yumuşak dokuların zorlanması (Servikal strain)
Kronik boyun ağrısnın en sık nedenleri:
Boyun kireçlenmesi
Sık görülen bazı iltihaplı romatizmal ağrılar (Ankilozan Spondilit, Romatoid artrit)
Fibromiyalji
Özellikle stres boyun kaslarında kasılmaya neden olur ve boyun ağrısı ve gerilim baş ağrısı ortaya çıkar. Bu şekilde ortaya çıkan ağrılarda kas gevşeticilerin yanı sıra bölgeye yapılan enjeksiyonlar, gevşeme egzersizleri, fizik tedavi yapılması ve antidepresan ilaç verilmesi yoluna gidilir.
BOYUN FITIĞI
Belde olduğu gibi boyunda da fıtık olabilir. Omurları birbirinden ayıran diskler yarı eklem sayılırlar. Disk ortasında jel kıvamında bir madde ve bunun çevreleyen yastıkçıklardan oluşur. Bu yastıkçıklardan daha dışta olanlar içtekilerine göre serttirler. Yaşın ilerlemesi ve travmaya maruz kalma durumlarında bu yastıkçıklar yıpranmaya başlar. Dıştaki tabaka giderek incelir, ani yapılan ters bir hareket sonrasında yırtılır. İçteki jel kıvamındaki madde bu yırtıklardan dışarı doğru kayarak, omurilikten çıkıp kolumuza giderek o bölgelere hareket emri veren veya o bölgelerin duyusunu algılamanızı sağlayan sinirinize baskı yapar. Böylece boyun-kol ağrısı ve o kolumuzda uyuşma, karıncalanma, bazen de güçsüzlük hissederiz.Böyle durumlarda ilaç tedavisinin yanı sıra öncelikle istirahat, daha sonra fizik tedavi, yetmediği durumda ise son zamanlarda gelişen tekniklerle bölgeye iğne (epidural steroid enjeksiyonu) veya kateter (epidural lizis) adı verilen ince sondalarla girilerek ilaç verilmesi, bu da olmadığı taktirde cerrahi girişim gerekebilir. Hasta düzenli olarak boyun egzersizlerini yaparak ve boyun koruma prensiplerine uyarak ağrının sık tekrarlamasını önleyebilir.
BOYUN KİREÇLENMESİ
Servikal omurgayı meydana getiren yapıların(kemik, bağ, kas) yozlaşması sonucu ortaya çıkan ve buna bağlı sinir ve damarsal bozuklukları da içeren klinik bir tablodur. Nedenlerinin yaşlanma, mikro travmalar, makrotravmalar, duruş bozuklukları ve genetik faktörler olduğu düşünülmektedir. Boyun ağrısı, kola yayılan ağrı, baş ağrısı, boyunda tutukluk, kolda güçsüzlük - hissizlik- yanma- batma, ellerde zayıflık- beceri azalması- uyuşma- karıncalanma, kulak çınlaması, baş dönmesi ve bulanık görme gibi yakınmalara neden olabilir.
Boyun kireçlenmesine bağlı ağrının tedavisinde kullanılan yöntemler:
İstirahat
Boyun korsesi
İlaç tedavisi
Fizik tedavi
Egzersiz
Enjeksiyon yöntemleri
Eğitim
FİBROMİYALJİ
Fibromiyalji; süregen ağrı, tutukluk, yorgunluk ve vücudun bazı noktalarında derin hassasiyet ile tanımlanan bir hastalık grubudur. Sıklıkla 30- 60 yaşları arasında ve kadınlarda görülür. Ağrı, yaygın olmakla birlikte sıklıkla boyun ve bel bölgesinin derin dokularında hissedilir. Omuz, dirsek, diz ve ellerde de ağrı olabilir. Baş ağrısı sıklıkla eşlik edebilir. Hasta, el ve ayaklarının şiş olduğundan yakınabilir. Ancak şişlik sıklıkla saptanamaz. Sabahları dinlenmeden uyandığını ifade eden hasta sayısı oldukça fazladır.
Yakınmalar soğuk ve/ veya nemli hava, yorgunluk, psikolojik gerginlik ve hareketsizlikle artarken sıcak ve kuru havada, masaj ve aktivite ile azalır.
Fibromiyalji genellikle kendisinden ve çevresinden beklentileri fazla olan kişilerde görülür.
Fibromiyalji hastalığında tedavi oldukça güç ve yavaştır. Hastalık genellikle yıllar boyu devam eder. Çeşitli tedavi programları ile geçici bir rahatlama sağlanabilir. Ancak yakınmaların tamamen kaybolması nadirdir. Tedavide 1. basamak hastaya hastalık hakkında bilgi vermektir. 2. basamağı ise ağrıyı geçirme ve fonksiyonu artırmaya yönelik tedavi girişimleri (ilaç tedavisi, fizik tedavi ve egzersiz) oluşturur.
SERVİKAL STRAİN
(Boyun bölgesindeki yumuşak dokuların zorlanması):
Travma ve duruş bozukluğu sonucu gelişen, boyunda tutukluk ve lokal ağrı ile karakterize bir tablodur. Masa başında çalışanlarda olduğu gibi boynu uzun süre aynı pozisyonda tutmak, yatarak televizyon seyretmek, uygun olmayan yastık ve yatakta yatmak gibi nedenler boyunda zorlanmaya yol açabilirler. Kaslarda kasılma gelişeceğinden boyundaki normal olan eğrilik azalır, boyun hareketleri ağrılı ve kısıtlı olur. Boyna yönelik radyolojik tetkiklerin sonucu genellikle normaldir.Tedavi; ilaç, fizik tedavi ve egzersiz yöntemleri ile mümkündür.

Bel fıtığı

Uygun tedavi yönteminin seçilmesi halinde bel fıtığı hastalarının iyileşme şansı çok yüksektir...

Bel fıtığında erken teşhis çok önemlidir. Çünkü, erken teşhis en çabuk sürede uygun tedaviye karar verilmesini sağlar. Uygun bir zamanlama ile yapılan cerrahiden hastanın faydalanma oranı daha yüksek olur. Hastalık belirli bir dönemi geçtikten sonra yapılan tedaviler ağrıyı geçirse de uyuşukluk, kuvvetsizlik gibi hastalığın belirtileri tam olarak düzelmeyebilir. Bu nedenle, erken teşhis ve eğer gerekiyorsa erken cerrahi tedavi hayati önem taşır.

Bel fıtığı, insan omurgasını oluşturan kemikler arasında vücudun yükünü dengeli olarak sağlayan disk dediğimiz dokunun fıtıklaşarak, komşuluğunda bulunan sinirlere doğru yer değiştirmesi ve bunları baskı altında bırakmasıdır.

İnsan vücudunun ağırlığını taşıyan omurgadır. Bu nedenle özellikle belin alt bölgesine binen yük, zorlayıcı hareketler, eğilip bükülme sonucu disk yapısının bozulması başlıca sebepleri oluşturur. Daha nadiren olmak üzere de çeşitli kazalar bel fıtığına sebebiyet verebilir.

Yaş, şişmanlık, ailesel yatkınlık, genetik özellikler, omurga yapısı bel fıtığı oluşumunda ve belirtilerinin görülmesinde önemlidir.

Bel fıtığının belirtileri nelerdir?

  • Bel ağrısı

  • Bacaklara vuran ağrı

  • Bacaklarda, ayakta uyuşma, güçsüzlük nadiren de olsa yanma ve iğnelenme

  • İdrar yapamama ya da idrar kaçırmadır.

    Bel fıtığı teşhisi nasıl konur?


  • Muayene

  • İleri görüntüleme yöntemleri ile inceleme (bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans)

    Görüntüleme yöntemlerinin değeri, ilgili uzmanın değerlendirmeleri ve yorumu ile artar. Bel fıtığının belirtileri genellikle ilk 8 ila 12 hafta içinde gerilediğinden, ileri tetkik yöntemleri sadece ameliyat düşünülen hastalarda yapılmalıdır.

    Bel fıtığının tedavi seçenekleri nelerdir?


  • İlaç tedavisi

  • Yatak istirahati

  • Fizik tedavi ve rehabilitasyon

  • Epidural kateterizasyon

  • Ameliyat

    Bel fıtığı cerrahisi nasıldır?

    Bel fıtığı ameliyatının esası; omurga kemikleri arasında fıtıklaşıp omurilik ve sinir dokusu üzerine doğru yer değiştirerek sinir dokusunu baskı altında tutan fıtık parçasının çıkartılması, temizlenmesi ve sinir dokusunun rahatlatılmasıdır. Fıtıklaşan bu bölgeye ulaşmak için mutlaka bir cerrahi müdahale gereklidir. Cerrahi yöntemler arasında temel olarak yapılan işlem ve sonuç açısından çok önemli farklılıklar bulunmamaktadır. Her bir yöntemin kendine göre endikasyonları, yapılabilme durumları mevcuttur. Önemli olan hastanın yapılan işlemden gördüğü neticedir.

    Bel fıtığı cerrahisindeki başarı yüzdesi nedir?

    Uygun endikasyon, yani doğru hasta seçimi halinde bel fıtığı ameliyatlarından fayda görme oranı yüzde 95tir. Yüzde 5 oranında ise doğru ameliyata rağmen yakınmaların devam etme riski vardır.

    Ameliyat olan hasta ne kadar süre sonra iyileşebilir?

    Özellikle son 15-20 yılda bilgisayarlı tomografi ve magnetik rezonans görüntüleme gibi tanı yöntemlerinin kullanılmaya başlaması bel fıtığını tespit etme ve başka hastalıklardan ayırdetmede büyük kolaylıklar sağlamıştır. Buna paralel olarak ameliyat tekniklerinde de gelişmeler olması sonucu bel fıtığı ameliyatları korkulan bir ameliyat olmaktan çıkmıştır. Artık hastanede kalma süresi giderek kısalmakta, hasta en kısa sürüde günlük yaşamına tekrar dönebilmektedir.

    Bel fıtığı hastalarına tavsiyeler:


  • Bel fıtığı ağrılarının nedeninin tam olarak teşhis edilebileceği bir merkeze ve bu konuda uzmanlaşmış bir hekime başvurulmalıdır.


  • Bel ağrısının nedeni bel fıtığıysa, bunun ameliyat gerektirip gerektirmediği ortaya konmalıdır.


  • Ameliyat gerektirmeyen durumlarda istirahat, ilaç tedavisi ve daha sonra bazı durumlarda fizik tedavi yeterli olmaktadır.


  • Ameliyatın gerekli olduğu durumlarda; hem nasıl bir ameliyat yapılacağı ve ameliyatın zamanlaması, hem de ameliyat sonrası dönemde dikkat edilmesi gereken hususlar konusunda hastaya yardımcı olunmalıdır.

  • Akciğer Kanserinin Nedenleri

    Akciğer kanserinin en önemli nedeni sigaradır. Bunu radon ve asbest (amyant) izler. Ancak, sigara, radon ve asbestten başka da kanser riskini artıran pek çok faktör vardır. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, akciğer kanserine neden olan etkenleri anlattı.

    Hava Kirliliği

    Hava kirliliğinin de akciğer kanseri için bir risk faktörü olabileceği ileri sürülmektedir. Bunun en önemli kanıtlarından biri, akciğer kanserinin hava kirliliğinin yoğun olduğu ülkelerde ve şehirlerde daha fazla görülmesidir.

    Çeşitli araştırmalarda, hava kirliliğine neden olan kükürt dioksit, azot dioksit gibi maddelerin sigara dumanındaki kanserojenik maddelerin etkilerini artırdıkları saptanmıştır. Dizel egzostuna ve petrol yanma ürünlerine maruz kalan kişilerde akciğer kanseri riski yüksektir.

    Meslekler

    Akciğer kanserinin bazı meslek sahiplerinde daha fazla görüldüğü eskiden beri bilinir. Meslekleri nedeniyle uranyum, arsenik, krom, nikel, kadmiyum, alüminyum, berilyum gibi maddelerle uğraşanlarda akciğer kanseri riski yüksektir.

    Arsenik

    Arsenik toprak doğal olarak bulunur ve buradan içme sularına karışabilir. Arsenikle kirlenmiş suların içilmesi de akciğer kanseri riskini artırır. Sigara da içilmesi riskin katlanarak artmasına neden olur.

    Beslenme

    Sigara içen ve az miktarda sebze ve meyve tüketenlerde akciğer kanseri daha sık görülmektedir.

    Beta-karoten

    Özellikle de beta karoten içeren besinlerin kansere karşı koruyuculuk özelliklerinin daha fazla olduğu saptanmıştır. Beta karoten vücutta A vitaminine dönüşerek etkili olur. Beta karoten içeren besinlerin başlıcaları, havuç, kayısı, kavun, böğürtlen, şeftali, balkabağı olmak üzere tüm sarı ve kırmızı ile yeşil renkli meyve ve sebzeler, lahana, bezelye ve patatestir. Bu maddenin ısı ve ışığa karşı duyarlı olduğu ve mikrodalga fırın dışında her türlü pişirme yöntemiyle kayba uğrayacağı unutulmamalıdır.

    Diğer besinler

    Beta karoten dışında, kısaca antioksidanlar olarak bilinen E ve C vitamini, folik asit ve selenyumun da hem akciğer ve hem de diğer kanserlere karşı koruyucu etkileri olabileceği konusunda araştırmalar vardır.

    Akciğer Hastalıkları

    Akciğerde harabiyete ve bağ dokusu artışına neden olan hastalıklar da akciğer kanseri için risk oluşturur. Bunlar içinde en önemlileri eskiden geçirilmiş olan tüberküloz (verem), zatürree ve fibrozistir. Kronik bronşiti olanlarda da kanser riski fazladır.

    Genetik Faktörler

    Akciğer kanseri genetik bir hastalık olmamakla beraber, kansere yatkınlık sağlayan bazı özellikler vardır. Mesela, sigara içenlerin hepsi değil %1-15 i akciğer kanserine yakalanmaktadır.

    Ayrıca, bazı ailelerde akciğer ve diğer kanserler daha sık görülebilmektedir. İzlanda da 1955-2002 yılları arasında akciğer kanseri olan 2756 kişi üzerinde yapılan bir araştırmada akciğer kanserli kişilerin kardeşlerinde bu hastalığın görülme riski 3.5 misli, çocuklarında 3 misli, hala, dayı, amca, teyze, kuzen gibi yakınlarında ise 2 misli yüksek bulunmuştur.

    Son yıllarda yapılan araştırmalar, akciğer kanserinin ortaya çıkmasında genetik faktörlerin (onkogenler, tümör baskılayıcı genler ve DNA tamir genleri) çok önemli olabileceğini göstermektedir.

    Aşırı Kıllanma

    Vücudun normalden aşırı kıllanmasına Hirsutismus denmektedir. Aşırının ölçüsü, toplumdan topluma, insandan insana değişebilmektedir. Normal dışı kıllanma, her kadında az miktarda varolan erkeklik hormonunun çeşitli nedenlerle artmasına bağlı olarak gelişir.

    Kıllanmada; üst dudakta, alt çene ve üst çenede, şakaklarda, memeler arasında, meme başı etrafında, göbek altında, kuyruk sokumunda ve kalçalarda anormal kıllanma vardır. Bu bölgelerde, kadınlarda da varolan ince, renksiz, kısa ayva tüyleri; kalın, uzun koyu renkli kıllara dönüşür ve deri yağlanır; yüz, sırt ve göğüs civarında akneler oluşabilir.

    Toplumumuzda görülen kıllanmalarının bir çoğu, basit nedenlerden oluşmakta; hastanın yaşı, konumu, çocuk isteyip istemediği gibi durumlar değerlendirilerek verilen tedavilerle bu konu çözümlenmektedir. Tedavide, kıllanmayı oluşturan faktörün bulunup ortadan kaldırılması veya tedavi edilmesi birinci basamak; ikinci basamak ise oluşmuş kılların kozmetik yöntemler ile temizlenmesidir.

    Şişmanlarda adet düzensizliği ve kıllanma varsa, önce zayıflama kürlerine başvurularak zayıflatılmalı ve kozmetik yöntemlere başvurulmalıdır. Adet düzensizliği ve kıllanma arasındaki yakın ilişki, gözardı edilmemeli, bu tip yakınmaları olanlar en kısa sürede doktora başvurmalıdırlar.

    İntihar

    İnsanlar değişik nedenlerle yaşamlarına son vermek isterler. İntihar önlenebilecek bir ölüm nedenidir. Bu kararın alınmasına neden olan etmenler çok değişiktir. Genelde birkaç neden bir arada bu eylemin ortaya çıkmasına yol açar. Kendisini öldüren insanların %90’ı depresyon hastasıdır. Depresyon ve diğer ruhsal hastalıklar yanında kötü yaşam olayları da intihar riskini artırmaktadır. İntiharın bireysel olduğu kadar toplumsal boyutu da vardır.

    İntiharlar, önemli sağlık sorunlarından birisidir. Tüm dünyada günde ortalama 1000 kişi intihar ederek yaşamına son vermektedir.Tüm dünyada 42 saniyede bir kişi yaşamına son vermek için intihar girişiminde bulunmakta, 17 dakikada bir de bir kişi intihar nedeniyle yaşamını yitirmektedir. İntihar sıklığı yaş gruplarına göre ve cinsiyete göre değişiklik göstermektedir. Özellikle gençlerde önemli bir sorundur. ABD’de yapılan araştırmada 15-24 yaş grubunda ölüm nedenleri arasında üçüncü sırayı intiharlar almaktadır.


    İntihar nedenleri çok çeşitlidir. Bazı durumlar intihar riskini artırmaktadır. Bunlar arasında:


  • Psikiyatrik hastalıklar

  • Sosyal nedenler

  • Psikolojik nedenler

  • Biyolojik yatkınlık

  • Genetik yatkınlık

  • Fiziksel hastalıklar sayılabilir.

    İntihar nedenleri genç ve yaşlılarda genelde daha farklıdır. Yapılan araştırmalarda 30 yaş altındaki intihar vakalarında en sık intihar nedeninin anti sosyal kişilik bozukluğu ve alkol-madde bağımlılığı olduğunu 30 yaş ve üzerindeki kişilerde ise depresyon gibi duygulanım bozukluklarının en sık neden olduğunu göstermektedir. İntihara yol açan önemli yaşam olayları ise 30 yaş altında boşanma, reddedilme, işten çıkarılma-işsizlik ve yasal sorunlar; 30 yaş üzerinde ise fiziksel hastalıklar olarak belirlenmiştir.

    1.Psikiyatrik nedenler:

    İntihara yol açan en önemli sorun depresyondur. Bu konuda yapılan değişik araştırmalarda intihar eden kişilerin %30-64 ünde depresyon tespit edilmiştir.İntihar sonucu ölenlerin %90 ında depresyon tespit edilmiştir. Depresyon hastalarının ise %15 i intihar girişimi sonucu yaşamını kaybetmektedir. Yapılan bir araştırmada intihar sonucu yaşamını kaybeden vakaların %63’ünün erkek, %37’sinin ise kadın olduğu tespit edilmiştir. Depresyonu olan erkeklerde intihar ve intihar sonucu yaşamını kaybetme oranı kadınlara göre daha yüksektir.

    Depresyon sonucu intihar eden ve ölen vakalar arasında depresyon ilaç tedavisi görenlerin oranı %3 dür. Yani bu hastaların çoğu doktora başvurmamakta ve tedavi görmemektedir.

    İntihara yol açan diğer psikiyatrik sorunlar şunlardır;


  • Şizofreni; intihar vakalarının %10’unda şizofreni görülmektedir

  • Alkol bağımlılığı

  • Madde bağımlılığı

  • Kişilik bozukluğu

  • Panik bozukluğu



    2.Sosyal nedenler:

    Toplumun sosyal yapısı ve toplumsal kaynaşma durumuna bağlı olarak intihar oranları ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Aile bağları zayıf toplumsal etkileşimin az olduğu kişilerde intihar olasılığı artmaktadır (egoistik intihar). Sosyal ve ekonomik krizlerde ise toplum içinde intihar oranları yükselmektedir (anomik intihar). Örneğin her iki dünya savaşında da tüm Avrupa da intihar oranları diğer zamanlara göre çok artmıştır.

    Durkheim anomik intiharı şöyle tanımlamıştır: batı toplumlarında endüstriyel devrimi takiben toplum yapısında bazı değişiklikler olmuş, toplum içinde dini inançları ve aile bağlarını kuvvetli sağlayamayan kişilerde intihar riskinin arttığını gözlemiştir. Toplumsal bağları kuvvetli ve geleneklerine bağlı diğer toplumlarda ise çoğu zaman intiharlar kişisel olmaktan çok toplumsal bir kural olarak vardır. Örneğin Japonlarda gururun kırılması sonucu uygulanan hara-kiri gibi. Bu tür intiharlar “fedakarlık intiharı” olarak tanımlanır ve burada bireysel özelliklerden çok toplumsal kurallar intiharı getirir.

    Bir de toplu intiharlar vardır ki bunlar da ayrı araştırma konusudur. Örneğin bazı tarikatlarda tarikat inanışları nedeni ile toplu intiharlar görülebilmektedir.



    Egoistik intiharlar, düzenli toplumlarda topluma uyum sağlayamayan suçlular veya uyumsuz davranışları olan kişilerde görülür.

    Toplumsal olaylar göz önüne alındığında aynı koşullarda bir kişi intihar ederken diğer kişide neden intihar girişimi olmadığı açıklanamamaktadır.

    Adler’e göre ise sosyolojik nedenleri ve sonuçları olsa da intihar ancak bireysel olarak incelendiğinde anlaşılabilir. Her intihar bireyseldir, kendi içinde değerlendirilmelidir.

    İntihar nedenleri arasında depresyon ve şizofreni gibi ruhsal hastalıklar yüksek oranda görülmesine rağmen bu hastalarda intihar oranı sanıldığı kadar yüksek değildir. Bu yüksek risk grubundaki hastalarında kendi içlerinde yüksek risk taşıyanları vardır. Psikiyatristler muayeneleri sırasında bunu değerlendirebilir ve yüksek risk taşıyan hastaları belirleyebilir.

    Robert Litman’a göre intihar riski taşıyan kişilerde bu düşünceler zaman zaman yoğunlaşır. Bazen kısa sürede bu düşünceler kaybolur bazen ise bir süre devam eder. Ona göre bu düşünceleri taşıyan insanlar arasında da intihar oranı düşüktür. Bu grup içinde yüz hasta var ise birkaç yıl içinde intihar edenlerin sayısı 3-4dür. İntihar düşüncesi olan kişilerin bunu eyleme dökmesi için pek çok olumsuz koşul bir araya gelmelidir. Yine Litman’a göre umutsuzluk depresyondan daha fazla intihara neden olmaktadır.

    Yaş arttıkça intihar oranları da artmaktadır. Erkeklerde en sık 45 yaşlarında, kadınlarda ise 55 yaşlarında intihar görülmektedir. Kadınlar intihara daha fazla eğilim göstermektedir, buna karşın intihardan ölüm oranı erkeklerde daha fazladır. Evli kişilerde intihar oranı boşanmış kişilere göre daha azdır.

    Çalışmak kişiyi intihardan koruyan önemli bir özelliktir. İşsizlik sunucu kişilerin sosyoekonomik durumları bozulmakta, psikiyatrik sorunlar ortaya çıkmakta (özellikle anksiyete ve depresyon) ve stres veren durumlarla karşılaşma olasılığı artmaktadır. Bu nedenle işsiz kalan kişilerde intihar etme olasılığı artmaktadır.

    3.Psikolojik etkenler

    Kişisel yatkınlıkta intihar olasılığını artırmaktadır.

    4.Biyolojik yatkınlık

    Beyindeki serotonin maddesindeki azalma intihar olasılığını artırmaktadır.

    5.Ailesel yatkınlık

    Ailede intihar eden kan bağı olan bir yakının olması kişilerde intihar etme olasılığını artırmaktadır. Bazı ailelerde yüksek intihar oranları dikkati çekmektedir.



    6. Fiziksel Hastalıklar

    Kanser, sara, kalp hastalığı, bunama, AİDS gibi önemli hastalığa yakalanan kişilerde intihar olasılığı normal topluma göre daha fazladır.



    Tedavi:

    Sonuç olarak, intihar önemli toplumsal bir sorundur ve önlenebilecek bir ölüm nedenidir, yeter ki zamanında fark edilebilsin. İntiharların en sık nedeni depresyondur ve doğru tanı ve tedavi edilirse intihar riski azalır. Bu açıdan depresyonun tedavi edilmesi çok önemlidir. İntihar girişimi olan yaşlı hastalarla yapılan araştırmada bu hastaların %70’inin intihar girişiminde bulunmadan önce doktora başvurduğunu göstermektedir. Depresyon hastalarının büyük bir kısmı tedavi görmemekte ve ayakta kendi başlarına hastalığı atlatma çabasına girmektedir. Kimi komşunun önerdiği ilacı almakta, kimisi eczaneden uyku ilacı alarak idare etmekte, kimisi ise hiç ilaç almadan hastalığı yaşamaktadır. Depresyon hastalarını doktora yönlendirme ve doktora ulaşmasını sağlamak ailenin, arkadaşların ve yakınların görevidir.

    Aynı şekilde intihar mesajları veren kişileri uzmanlara yöneltmek, yakınların yapabileceği en büyük yardımdır. Bu yakını zor durumda bırakmak veya onun güvenine ihanet etmek olarak algılanmamalıdır. Uzun vadede bu yardımınızdan dolayı bu kişiler size minnettar olacaktır. İntihar riskini yok saymak, bunun konuşulmasını tabu olarak kabul etmek, intihar girişiminin gerçekleşmesine engel olmaz.

    İntihar girişiminde bulunup hayatta kalan kişilerin de en kısa zamanda değerlendirme ve tedavi planı çizilmesi açısından uzmana yönlendirilmesinde fayda vardır.

  • Akıl Bozukluklarına Yol Açan Organik Hastalıklar

     Genel tıbbi bozukluklar

    Gripten ve diğer virüs enfeksiyonlarından sonra sık sık depresyon görülür. Bu durumun, gribin gittikçe azalarak gösterdiği bir seyir olarak değil de, "depresyon" olarak teşhisi önemlidir. Bedeni zayıf düşüren başka hastalıklar da aynı etkiyi gösterebilir. Diğer bozuklukların önemi ise, hastanın hayat koşullarına ve kişiliğine göre değişir. Örneğin, nispeten hafif bir kalça osteoartriti, bir postacıyı hayata karşı başarısız kılarak psikiyatrik semptomlara yol açabilir. Aynı şekilde, bir hasta genel veya spesifik fizik bozukluklara karşı birtakım özel psikolojik duyarlılıklar gösterebilir. Bu durum hipokondriak bir kişilik, spesifik travmatik bir tıbbi anı, ya da özellikle yaşlılarda fizik aksaklığın çok kere yol açtığı toplumdan uzaklaşma gibi nedenlerden ötürü olabilir.

    Ameliyat ve doğum

    Ameliyat ve doğum komplikasyonları olarak majör psikiyatrik hastalıklara sık rastlanır. Semptomlar ameliyat ya da doğumdan ortalama 10-14 gün sonra başgösterir. Bu tür psikiyatrik ruhsal çöküntü, başka komplikasyonlarla, kullanılan anestetik ve sepsis tipiyle ilgili görülmemiştir. Ancak, hastanın ameliyatla ilgili anksietesini yatıştırmak ya da uygun doğum-öncesi hazırlıklarını yerine getirmek yoluyla, bu durumun insidansının azaltılabileceği ispatlanmıştır. Yaşlı hastalardaki arteryel hastalık veya katarakt gibi durumlar için yapılan ameliyatların sonradan konfüzyon veya paranoid psikozlara yol açması muhtemeldir.

    Santral sinir sistemindeki organik bozukluklar

    Demans, yaygın lezyonlar ve vitamin yetersizliği (örneğin, B12 vitamini) genellikle tipik bir "organik" akıl bozukluğu biçiminde belirir. Oysa hastada, dolaylı olarak organik bozukluktan ileri gelen "fonksiyonel" semptomlar da belirebilir. Hastanın performansını ve çalışma yeteneğini düşüren bir beyin tümörü, nörotik semptomların oluşmasına yol açabilir. Böylece, daha önce dengeli olan ve orta yahut ileri yaşta histerik veya diğer nörotik semptomlarla hekime başvuran bir hastaya hemen "histerik" teşhisi koyulmamalıdır. Daha önce dengeli bir kişiliğe sahip bir hastada beliren bir histeri semptomunun nedenlerinin araştırılması gerekir.

    Nefes darlığı

    Nefes darlığı, hastanın güçlükle nefes alıp vermesi halidir. Nefes darlığı, sübjektif olarak duyulan rahatsız edici bir duyudur. Hasta soluma eforunun arttığını duyar. Nefes darlığına "zorlu solunum" demek de mümkündür. Normal bir insanın alışkın olduğundan fazla bir iş yaparken fazla solunum gereksinmesi (hiperpe) bir nefes darlığı değildir. Her kişinin bir iş kapasitesi vardır. Bunu aşınca normalden daha derin ve daha hızlı solumaya başlar. Özellikle hareketsiz bir hayat yaşayanlar, yaşlılar, şişmanlar ve kadınlar küçük bir eforla daha fazla solunum gereksinmesi ile karşılaşırlar. Bunları nefes darlıkları arasına katmamak gerekir. Kısacası dispne bir hastalık halidir. İstirahat halinde bir şahsın bir dakikada soluduğu hava (dakika solunum hacmi), zorlu şekilde bir dakikada soluduğu havanın (maksimum solunum kapasitesi) 1/3 ünden azdır. Bu oranın büyümesi, yani solunum yedeğinin azalması, dispneye neden olur.

    Dispneye neden olan başlıca hastalıklar ve nedenler şunlardır:

    1-HİPERVANTILASYONA (SOLUNUM ARTIŞI) YOL AÇAN NEDENLERLE DİSPNE
    Anemi
    Karbonmonoksid zehirlenmesi
    Methemoglobinemi
    Sulfhemoglobinemi
    Oksijen basıncının düşmesi
    Ateşli hastalıklar
    Hipertiroidi
    Asidoz
    2-HİPOVANTILASYONA (SOLUNUM AZALMASI) YOL AÇAN NEDENLERLE DİSPNE
    Aşırı şişmanlık
    Diyafragma inişinin engellenmesi
    Diyafragma hernileri
    Solunum kasları yetersizliği
    Solunum merkezi baskılanması
    Göğüs deformitelerl
    Ankllozan spondilit
    3-HAVA YOLLARINDA TIKANMAYA BAĞLI DİSPNELER
    Farinks ve larinks hastalıkları
    Retrofarenjeal abse
    Farinks tümörü
    Yabancı cisim, yapışkan balgam
    Akut larenjit, difteri
    Kronik larenjit
    Larlnks spazmı, allerjik ödem
    Larinks tümörü
    Travma
    Ses telleri felci
    Larinks, trekea ve bronşların sıkıştırılması
    Guatr
    Aorta anevrizması, vasküler halka
    Mediasten tümörleri, adenomegalilerl
    Özofagus kanseri
    Bronş kanseri
    Bronş stenozu
    4-AKCİĞER HASTALIKLARINA BAĞLI DİSPNELER
    Akut bronşit
    Bronkopnömoni
    Kronik bronşlt
    Aınfizem
    Bronşial astma
    Bronşektazl
    Atelektazi
    Absorpsiyon atelektazisi
    Dıştan baskı ile atelektazi
    Bronş kanseri
    Bronşioler kanser
    Akciğerlere kanser metastazı
    Pnömoniler
    Pnömokok pnömonisi
    Stafiokok pnömonisi
    Streptokok pnömonisi
    Friedlaender pnömorıisi
    Pseudomonas pnömonisi
    Influenza pnömorıisi
    Diğer virus pnömonileıi
    Mikoplasma pnömonisi
    Psittacosis pnömoms:
    Q ateşi pnömorüsi
    Tüberküloz Prı~monisi
    Mikotik pnömoniler
    Allerjik alveolit
    Aspirasyon pnömonisi (Mendelshon sendromu)
    Löffler sendromu
    Akciğer emboli ve infarktüsü
    Multiple Akciğer Embolisi
    İnterstisyel akciğer hastalıkalrı ve yaygın fibroz
    Pnömokonvozlar
    Antrakoz
    Silikoz
    Berilloz
    Akciğer sarkoidozu
    Lymphangitis cartinomatosa ve alveoler karsinoma
    Milyer tüberküloz
    Akciğerlerin mantar infeksiyonları
    Histoplasmosis
    Coccidioidomycosis
    Blastomycosis
    Nocardlosis
    Cryptococcosis
    Torulosis
    Actinomycosis
    Aspergillosis
    Moniliasis
    Kollajen hastalıklar
    Polyarteritis nodosa
    Romatoid artrit
    Sistemik eritemli Lupus
    Skleroderma
    Diğer akciğer fibrozları
    Radiasyon fibrozu
    Idiopatik pulmoner fibroz
    Pülmoner alveoler proteinoz
    Pülmoner alveoler mikrolitiaz
    5-PLEVRA HASTALIKLARINDA DİSPNE
    Pnömotoraks
    Plevra boşluğunda sıvı
    6-KARDİAK DİSPNE
    Efor dispnesl
    Kardiak astma
    Akut akciğer ödemi
    Periyodik solunum
    7-NON-KARDİYOJENİK AKCİĞER ÖDEMİ
    8-PSİKOJENİK DİSPNE

    Astım ve alerji

    Kaşıntılar, döküntüler, kabarıklıklar, ter basmaları... Tenimize dokunur dokunmaz incitiyor allerji. Ya astıma ne demeli. Allerjik astım konusunda yıllardır çalışmalar yapılmasına rağmen günümüz insanının kendi sağlığına gerekli önemi göstermemesi, bu hastalığı bir türlü gündemden düşürmemektedir.

    Allerji, vücuda giren bir maddeye (allerjene) karşı bağışıklık sistemi aracılığı ile vücudun, herhangi bir bölgesinde reaksiyon oluşturması olarak tanımlanabilir. Bu maddeler; besinler, yumurta akı, inek sütü, narenciyeler, muz, polenler, çiçek tozları, evcil hayvan türleri, ev tozları, küfler, arı zehri, sigara dumanı, parfümler, sabunlar, deterjanlar, yünlü giysilerdir.

    Allerjik maddeler vücutta çok farklı reaksiyonlara neden olabilir. Üst solunum yolları tutulduğunda, burun akması, sinüzit, orta kulakta sıvı, boğaz ağrısı, burun arkasında akıntı, tekrarlayan ve iyileşmeyen öksürükler ortaya çıkar. Alt solunum yolu tutulduğunda ise astıma neden olur. Bu durumda sindirim sisteminde şişkinlik, kusma, sulu bazen de kanlı ishaller oluşturabilir. Deri tutulumu olursa ürtiker, egzema, yüzde ve gözde şişmeye sebep olur.

    Allerjik maddeler her insanda allerjiye sebep olur mu?

    10 çocuktan 1 veya 2si hayatının bir döneminde allerjik reaksiyon gösterir.

    Alt solunum yolu tutulmasıyla ortaya çıkan astım nasıl bir hastalıktır?

    Astım, duyarlı kimselerdeki ataklarla giden, kronik iltihabi bir akciğer hastalığıdır.

    Atakları neler ortaya çıkarır?

    En sık sebebi ev tozları ki bunun allerjik olmasının nedeni bu tozun içinde yaşayan mite denilen küçük böceklerdir. Polenler, küfler, hayvan tüyleri, viral enfeksiyonlar, sigara dumanı, hava kirliliği, aşırı sıcak, soğuk, aşırı nem, stres, ağır egzersiz diğer sebeplerdir.

    Astımlı çocuklarda hastaların şikayeti nedir?

    Öksürük, hırıltılı solunum, nefes almada zorluk başlıca bulgulardır.

    Kimlere astımlı denilebilir?

    Özellikle gece ortaya çıkan tekrarlayan öksürük, hırıltılı solunum, nefes almada zorluk gibi şikayetleri olan hastalarda, eğer aile öyküsü varsa ve nefes açıcı ilaçlara iyi yanıt alınıyorsa astım tanısı kolayca konulabilir.

    Gizli astım var mıdır?

    Yukarıdaki şikayetlerden sadece inatçı geçmeyen öksürüğü olan hastalar, bronş genişletici ilaçlara iyi yanıt verirse bu hastalara gizli astım denilebilir.

    Astım özellikle bazı ailelerde daha sık mı görülür ?

    Normalde toplumdaki sıklığı yüzde 3 ile 20 arasındadır. Fakat anne veya babadan birisi astımlı ise görülme sıklığı yüzde 25e, ikisi de hastaysa yüzde 50ye yükselir.

    Allerjik ve astımlı hastalara tanı için hangi testler yapılabilir?

    6 aylıktan sonra kanda allerji testi (IgE), dokuz yaşından sonra ise cilt testleri, burun salgısı incelemeleri yapılabilir.

    Hastaların tedavisi nasıl yapılır?

    Tedavi çok yönlüdür. Hastalığın belirtilerinin görüldüğü andaki ilaçlı tedavi ve koruyucu tedavi iki ana başlığı oluşturur. Nefes darlığı ciddi olan hastalar yatırılarak tedavi edilmelidir.

    Koruyucu tedavi olarak en önemlisi allerjik maddelerden uzaklaştırmaktır. Allerjik besinleri yedirmemek, polenlerin olduğu dönemlerde gündüz ve rüzgarlı havalarda çıkılmamak, evde çiçek ve hayvan bulundurmamak, sigara içilmemek, ortamdan tozları uzaklaştırmak, tüylü ve yünlü kıyafet ve eşyaları kaldırmak alınabilecek bazı önlemlerdir.

    Uzun etkili koruyucu ilaçlar ve aşılar ile uzun vadeli tedavi de yapılabilir. İlk 6 ayda yanıt verirse tedavi 5-6 yılda yapılır.

    Astım önemli bir hastalıktır. Eğer iyi tedavi edilir ve senede altıdan daha az hafif atak geçirirse genelde buluğ çağında iyileşir. Fakat ağır atak geçirir ve iyi tedavi edilmezse kalıcı astım gelişir. Bu nedenle yukarıda bahsedilen şikayetleri olan hastalar astım açısından incelenmeli, gerekirse koruyucu tedavi veya aşı tedavisine alınması gerektirmektedir.

    Nikotin

    Nikotin, dünyadaki en yaygın suistimal edilen üç maddeden biridir. En çoktütün yapraklarından çıkarılan, renksiz, açıkta bırakılınca havadan oksijen alarak esmerleşen,bitki hastalıklarıyla mücâdelede bitkileri saran dış asalakları öldürmek için de kullanılan, 247 derecede kaynayan ve 1.033 yoğunluğunda çok zehirli bir alkaloit (C10H14N2). Organik kimyâda 3 - (1 metil - 2-pirolidil)- piridin ismiyle bilinen, piridin tipindeki alkoloitlerin en önemli üyesi. Nikotin ham nikotin veya nikotin sülfat hâlinde, tütünden buhar destilasyonuyla veya trikloretilen gibi bir çözücü ile ekstrakte edilerek elde edilir. Etil nikotinat ve 1 - metil-pirrolidon kullanarak sentetik DL - nikotin elde edilir.

    Amerika’nın keşfinden sonraAvrupa’ya ve tüm dünyaya yayılmıştır. Başta bahçelerde estetik amaçli olarak ve tıbbi amaçlarla kullanılırken 1800’lerden sonra geniş halk kesimleri tarafından kullanılmaya başlanmıştır.

    Nikotinia ailesi bitkilerinin yapraklarından elde edilir. Sigara şeklinde tüttürülerek veya ince kıyılmış tütünü emerek nikotin kullanılır. Normal bir sigara 20 mg. nikotin bulundurmasına karşın yanarak içildiğinden 1-1.5 mg. nikotin alınır.

    Tütün ve ürünleri dünya sağlığınının bir numaralı tehlikesidir. Her sene sadece ABD’de 350 bin kişi ölmekte, 22 milyar dolarlık sağlık harcamasına, 43 milyar dolarlık işgücü kaybına yol açmaktadır. Sigaradan ölenler aşağıdaki nedenlerden ölenlerin toplamından fazladır: AIDS, kokain, eroin, alkol, yangın, trafik kazası, cinayet ve intihar.

    Nikotin'in MSS (merkezi sinir sistemi) ve çevresel sinir sisteminde eşit derecede uyarıcı ve depresan etkileri bulunmaktadır. Nikotin alındıktan sonra , öfori, uyanıklık, hafıza ve dikkatin artması ve sıkıntıdan kurtulma gibi etkiler oluşur. Ama aynı zamanda nikotinin kendisi de gerginlik yaratmaktadır. Nikotinin etkilerine karşı tölerans gelişir ve ilk sigara kullanırken oluşan etkiler oluşmaz. En kuvvetli psikolojik bağımlılık yapan maddelerdendir ve bırakanların yüzde doksanı ilk altı ayda sigara kullanmaya başlarlar. Sigaranın iştah kesici etkisi vardır ve sigara kullananlar normal kilolaların 2-3 kilo altına düserler.

    Sigaraya bağlı yan etkiler:

    Genelde üst solunum yollarında kanserojen etki, damarları büzme etkisinden dolayı ise kalp dolaşım sisteminde problemler oluşturuyor. Yüksek tansiyon, kalp krizi riskinin 20 kat artması, kalp durması, koroner arter hastalığı, hamilelikte kullanımda erken doğum, düşük doğum ağırlığı, düşük oluşturduğu bilinmektedir. Ayrıca ağız, damak, gırtlak kanserlerinin %90’ından fazlası sigaraya bağlı olup, akciğer kanseri olanlarda birinci sıra sigara kullananlarındır.

    Astım - türleri

    Astım, genelde astım semptomları veya nöbetlerine yol açan "tetikleyicileri" temel alan kategori veya gruplara ayrılır. Bu kategoriler veya astım türleri aşağıdaki gibidir:

    Alerjik Astım

    Alerjik astım, polenler veya hayvan dışkısı gibi alerjenlere karşı alerjik bir tepki olarak tetiklenir. Bu tip astım hastalarının kendileri veya ailelerinde alerji (örneğin, saman nezlesi) ve/veya egzema (kaşıntılı, kızartılı ve su toplaması gibi sonuçlar doğuran bir cilt problemi) geçmişi vardır.

    Mevsimsel Astım

    Alerjik astımın bir şekli olan mevsimsel astım, havaya polen bırakan ağaçlar, çimen ve çiçekler tarafından tetiklenebilir. Örneğin, bazı insanların astımı ilkbaharda bitkiler çiçek açarken daha kötü olur. Bazı insanlar ise yazın son dönemleri ve sonbaharın başlarında yapraklar küf tuttuğunda daha çok sorun yaşar.

    Alerjik Olmayan Astım

    Bazı astım hastalarının nöbetleri alerji kökenli olmaz. Bu kişilerin semptomları ve hava yollarında oluşan değişiklikler alerjik astımı olanlarla aynı olsa da, astımlarını tetikleyen şey alerji değildir. Ancak, astımı olan birçok kişi gibi, tütün dumanı, tahta dumanı, oda deodorantları, çam kokuları, taze boya, ev ve temizlik ürünleri, mutfaktan gelen kokular, iş yerinde bulunan kimyasallar, parfümler ve hava kirliliği gibi havadan solunan bir veya daha fazla alerjik olmayan rahatsız edici madde yüzünden astım nöbeti geçirebilirler. Nezle veya grip gibi sıradan solunum enfeksiyonları veya sinüs enfeksiyonu da semptomların ortaya çıkmasına neden olabilir. Egzersiz, soğuk hava, hava sıcaklığında ani değişimler, ve hatta gastroözofageal reflü bile alerjik kökenli olmayan astım hastalarının semptomlarını tetikleyebilir.

    Spor/Egzersiz Kökenli Astım

    Egzersiz kökenli astım, egzersiz veya benzeri fiziksel aktivitelerden tetiklenen astım semptomları anlamına gelir. Bu semptomlar genelde egzersiz esnasında veya hemen sonrasında fark edilir. Bu tip astım hastalarının kışın açık havada spor yapmaları özellikle yanlıştır.

    Gece Astımı

    Astımı olan her kişide olabilir. Gecenin ortasında, genellikle saat 2 ila 4 arasında kötüleşen astım semptomlarına bu ad verilir.

    Astım semptomlarının gece daha da kötüleşmesine neden olan şeyler arasında sinüs enfeksiyonları ve ev tozları, veya hayvan döküntülerinin neden olduğu burun akıntıları da sayılabilir. Vücut saatinizin de burada bir rolü olabilir. Vücudunuzun astımla savaşmak için ürettiği adrenalin ve steroid gibi maddeler sabah saat 4 ve 8 arasında en düşük düzeydedirler. Bunun sonucunda, astım semptomlarının bu saatlerde nüksetmesi daha kolaydır.

    Alerji

    Vücudun, bazı madde veya hava şartlarından etkilenmesi yahut psikolojiketkenler sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Önce, alerjiye neden olanetkenleri bulmak gerekir. Alerjinin belirtileri de; şahsa göre değişir.Kiminde kaşıntı, kiminde kurdeşen, kiminde astım görülür. Hasta, eğerbazı maddelerle temasından dolayı alerji oluyorsa, o maddeninuzaklaştırılması ile mesele kendiliğinden çözümlenmiş olur.

    İnsanların, çok sayıda tehdide karşı korunmak üzereyaratılmış çok karmaşık bir savunma sistemi vardır. Bu tehditler arasında mikroorganizmalar (örn. bakteriler, virüsler ve parazitler), kimyasal maddeler ve hatta kanser yer alır. Bu savunma sistemi ya da tıbbi adıyla bağışıklık sistemi, karmaşık bir biçimde birlikte görev yapan farklı tipte ve çok sayıda hücrelerden ve özel proteinlerden oluşur ve kendi hücrelerimizi (öz) zararlı hücrelerden (yabancı) ayırt edebilmemizi ve dolayısıyla anormal ya da saldırgan hücreleri yok etmemizi sağlar. Bununla birlikte, bazen bağışıklık sistemi zararsız maddelere karşı da tepki gösterir ve sonuçta oluşan alerjik reaksiyon çevre dokulara zarar verir.

    Alerjik reaksiyon, bağışıklık sisteminin normalde zararsız olan maddelere aşırı tepki vermesidir ki, bunun sonucunda rahatsızlık oluşturan ya da yaşamı bile tehdit eden etkiler görülebilir. "Alerji" terimi bazen herhangi bir hastalığı tanımlamak için kullanılır. Bu terim, bu kitapta çok daha kesin olarak, bağışıklık sisteminin normalde zararsız olan bir maddeye karşı artmış ya da abartılı yanıtı anlamında kullanılacaktır.

    Bağışıklık sisteminin farklı öğeleri arasında lökositler (akyuvarlar), dalak, lenf düğümleri, timus bezi ile solunum yolu ve barsakların iç yüzeyini kaplayan tabakada yer alan çok sayıda küçük bez yer alır. Çok sayıda farklı hücre tipi arasında lenfositler, nötrofiller, eozinofiller, mast hücreleri ve makrofajlar vardır. Bunların hepsi de lökositlerce üretilen protein yapısındaki haberciler (hormonlar) tarafından kontrol edilir.

    Bağışıklık sisteminin başlıca amacı bizi, zaman zaman öldürücü de olabilen mikroorganizmalara karşı korumaktır. Bunlardan biri, örneğin kızamık virüsü ya da stafilokok bakterisi vücuda ilk defa saldırdığında, yüzeylerindeki bazı protein molekülleri (antijen) nedeniyle lenf düğümleri, akciğerler ya da kalın barsaktaki hücreler bunları yabancı olarak belirler ve lenfositlerin dikkatine sunar. Lenfositlerin bir türü (T lenfositi), antikor adı verilen ve belli bir hedefe kilitlenen proteinleri üretmesi için diğer hücreleri (B lenfositi) uyaran protein yapısındaki habercileri üretir. Bu antikorlar vücuda giren saldırgan hücrelerin üzerindeki antijenlere uygun olmak ve bağlanmak üzere özel olarak üretilir. Hedefe vardıklarında, saldırgan hücreye giren ve onu öldüren katil hücrelere sinyal gönderirler. Farklı bir antijenle her karşılaşıldığında özel olarak buna karşı antikorlar üretilir ve vücut bunların milyonlarca farklı çeşidini üretebilir.

    Bir antijeni tanımaya ve ona karşı ilk antikoru üretmeye duyarlılaştırma (sensitizasyon) adı verilir. Vücut yanıtının tam gücüne erişmesi birkaç gün alabilir. Bununla birlikte, bağışıklık sisteminiz hayatınızın sonuna dek zararlı mikroorganizmaları hatırlayabilir ve aynı organizmanın tekrar saldırması durumunda onu hemen tanır. Vücudun diğer organlarının hiçbirinde (beyin hariç) bellekte tutma özelliği bulunmaz.

    Aynı mikroorganizmanın tekrar saldırması durumunda, antijenleri tanınır tanınmaz, T lenfositleri, saldırgana karşı özgül belleği olan B lenfositi grubuna kimyasal mesajlar gönderir; mesajı alan bu hücreler hızla çoğalarak zararlı hücreleri öldürmeye yardım eden çok miktarda antikor üretir. Diğer lökositler (akyuvarlar) de, ilgili bölgeye kan akışını artıran ve kan damarlarını daha geçirgen hale getiren histamin ve lökotrienler gibi kimyasal maddeler üretir. Bu da, saldırgan hücreleri yiyerek yok edebilen makrofajlar gibi diğer lökosit tiplerinin söz konusu bölgeye kolayca ulaşmasına olanak verir. Bu süreçle ilgili kanıtı, ciltteki bir yara enfekte olduğunda gözleyebiliriz. Bölge, artan kan akışı nedeniyle kızarır, şişer ve bağışıklık yanıtı sürecinde üretilen bazı kimyasal maddelere bağlı olarak sıcak ve ağrılı hale gelir. İşte, bu sürece enflamasyon adı verilir.

    Sizde alerji gelişmesinin nedeni, bağışıklık sisteminizin virüs, bakteri ve parazitlere ait antijenlere karşı mükemmel iş görmesine karşın, tamamen zararsız olan başka antijenlere karşı da tepki vermesidir. Bu antijenler alerjenler olarak bilinir. Alerjenler, bağışıklık siste miniz tarafından yanlışlıkla tehlikeli olarak görülür ve onlara karşı bağışıklık yanıtı oluşturulur. Bu yanıta alerjik reaksiyon denir ve sizde de alerji gelişir.


    Alerjinin gelişmesinde iki evre vardır. Bunlardan ilkine duyarlılaştırma denir. Bu süreç bağışıklık sisteminin herhangi bir alerjenle karşılaşması ve zararsız olmasına rağmen ona karşı antikorlar üretmesi sürecidir. Bu antikorlar bizi solucan, yassı solucan, amip gibi parazitlere karşı koruyanlarla aynı türdendir ve immün globülin E ya da kısaca IgE olarak bilinir (immün globülin, antikora verilen bir diğer isimdir). Parazitler, virüs ve bakterilerden çok daha büyüktür ve vücudun onlardan kurtulabilmek için alternatif yollar bulması gerekmiştir. IgE, mast hücrelerine ve bazofillere bağlanabilme özelliğiyle diğer antikor türlerinden ayrılır. Bu akyuvarlar (lökositler), parazitleri öldürebilecek güçte olan ve bir alerjenin hücre yüzeyindeki IgE'ye bağlanması durumunda salıverilen binlerce toksik granül içerir.
    Duyarlılaştırma sonrasında bağışıklık sistemi alerjeni hatırlar ve yeniden karşılaştığında onu tanır. Duyarlılaştırma süreci herhangi bir semptoma yol açmadığından siz neler olup bittiğini fark etmezsiniz. Vücudunuz bir antijenle ilk karşılaştığında her zaman duyarlı hale gelmez; alerji gelişmeden önce yıllarca bir maddeye karşı tepkisiz kalabilir.

    Bir kez duyarlılaşınca, bu alerjenin çok az bir miktarı bile alerjik reaksiyona yol açabilir. Alerjen, mast hücrelerinin ve bazofillerin yüzeyindeki IgE'ye bağlanır ve toksik granüller salıverilir. Bunlar histamin gibi tahriş edici güçlü kimyasal maddeler ve bir dizi farklı enzimler içerir. Reaksiyon, parazitlerin yol açtığı bir enfeksiyonun sonucuysa, bu kimyasal maddeler vücuda giren mikroorganizmaları öldürmeye ve sindirmeye yardım eder. Ancak, bağışıklık sistemi polen gibi zararsız bir alerjene karşı harekete geçerse, bu maddeler yararlı bir amaca hizmet etmez, tersine dokulara kan akışının, kılcal damarlardan sızıntının ve lokal tahrişin artmasına yol açar. Bunun sonucunda, etkilenen bölgede sıcaklık, kızarıklık, kaşıntı, şişlik ve su kıvamında aşırı salgı üretimi oluşur. Ek olarak, akciğerlerdeki hava yolu kasları ve barsak kaslarının kasılması sonucu hışıltılı solunum, nefes darlığı, kramp tarzı karın ağrısı ve ishal ortaya çıkar. Bu, alerjiyle ilişkilendirdiğimiz belirtilerin görüldüğü süreçtir.

    Bir kez alerji gelişince, vücudunuz bu alerjenle her karşılaştığında, alerjen miktarı çok küçük olsa bile, alerjik bir reaksiyon oluşacaktır. Ancak reaksiyon, her seferinde tam olarak aynı olmak zorunda değildir. Alerjik reaksiyonun tipini ve yaygınlığını bir kaç şey etkileyebilir. Bunlar arasında reaksiyona girenalerjen miktarı, vücudunuzun neresinin alerjenle temas ettiği, alerjik reaksiyonunuzu güçlendiren başka unsurların varlığı (örn. yüksek miktarda hava kirliliği) ve hatta o anki sağlık durumunuz yer alır. Yaşlandıkça, alerjiler güçlenebilir ya da zayıflayabilir.

    KİMLERDE ALERJİ GELİŞİR?

    Bazı kişilerde alerji gelişirken diğerlerinde gelişmemesinin nedenini bilmesek de alerjilerin ailesel bir temeli olduğu kesindir. Bu kalıtımsal alerji eğilimine atopi adı verilir.

    Atopi, alerjik bir hastalık gelişmesine yönelik kalıtsal bir yatkınlığın olmasıdır. Yakın gelecekte atopiden sorumlu genlerin (gen, DNA'dan oluşan genetik kodumuzun küçük bir kısmıdır) belirlenmesi olasıdır.

    Atopik kişiler, çevrelerinde alerjen olarak etki gösterebilen maddelere temas ettiklerinde aşırı miktarda alerji antikoru (IgE) üretebilirler.

    Atopi kalıtımsal olmakla birlikte, çevresel faktörler de alerjik bozuklukların gelişmesinde rol oynar. Bir aileden tüm fertlerin, hatta tek yumurta ikizi olan kardeşlerin ikisinin birden aynı ölçüde etkilenmemesinin nedeni budur. Yaşamın erken evrelerinde, hatta muhtemelen gebelik döneminde de bazı faktörler, anne babanızdan size geçen alerji genlerinin 'dozuyla' el ele vererek alerji gelişip gelişmeyeceğinin belirlenmesinde rol oynar.

    Yaşamın erken evresinde görülen bu faktörler arasında alerjenle ilk temas etme zamanı ve bu temasın büyüklüğü yer alır; ne denli atopik olursanız olun herhangi bir alerjenle hiç temas etmediyseniz sizde alerji gelişmez. Çocukluk çağının erken evrelerinde geçirilen viral enfeksiyon sayısının da bir etkisi olabilir. Bu enfeksiyonların alerjiye karşı koruyucu bir etkisi varmış gibi görünmektedir. Gebelik sırasında ve yaşamın erken evrelerinde sigara dumanına aşırı maruz kalma, kişinin atopik olma riskini artırır.

    O halde, sigara içen, evde kedi besleyen, atopik annebabadan doğan, doğumu polen mevsimine denk gelen, yaşamının ilk aylarını iyi izole edilmiş çift camlı bir evde geçiren ve yaşamının erken evrelerinde çok miktarda alerjik gıda içeren bir beslenme rejimi uygulanan bebeklerde alerji gelişme riski oldukça artar.

    Tiroit

    Tiroit, boyun kısmında adem elmasının altında bulunan kelebek kanadını andıran endokrin bir bezdir. 30 gramdan daha hafif olan bu bezin görevi;kalori yakılması,kalp atışları gibi metabolik faaliyetlerin düzenlemesinde rol alan hormonların salgılanmasını sağlamaktır. Bazen tiroit bezi bir veya daha fazla nodül oluşturarak normalden fazla büyür. Katı veya sıvı ile dolu bu şişlikler semptom oluşturmayan iyi huylu tümörlerdir. Semptomları, sadece doktorunuz rutin bir tıbbi muayene sırasında teşhis edebilir.

    Bazı nodüller diğerlerine göre çok büyük olup, özofagus ve trakeye basınç yaparak yutkunma zorluğuna sebep olabilir. Aşırı miktarlarda tiroit hormonunun salgılanmasında istenmeyen kilo kaybı ve uyku problemlerine yol açan hipertiroidizm görülür. Nodül oluşan tiroitlerin sadece %5�inde kanserli hücrelere rastlanmıştır.

    Tedavi nodüllerin çeşidine göre değişir. Küçük nodüller dikkatli bir kontrol yöntemi gerektirirken, büyümekte olan ağrı verici nodüllerin sentetik hormonlarla baskılanmaları gerekmektedir. Eğer testler nodül varlığını kanıtlayamıyorsa, cerrahi yöntemlerle alınması gerekmektedir. İncelemeler yapıldıktan sonra iyi huylu bir tümör olduğu kanısına varılırsa bu işlemin iyi sonuç verdiği söylenebilir.

    Diyabetes İnsipitus (Şekersiz Diyabet)

    İsim ve belirtilerdeki benzerliğe rağmen bu rahatsızlık şeker hastalığı ile karıştırılmamalıdır. İnsülin (hücrelere enerji temin etmek için vücudun glikozu kullanmasını ve korumasını temin eden hormon) yetersizliği nedeniyle ortaya çıkan şeker hastalığının (diabetes melitus) aksine, şekersiz diyabet (diabetes insipidus) antidiüretik hormon (ADH) yetersizliği nedeniyle ortaya çıkar. Bu hormon hipofiz bezinin arka lobu tarafından salgılanır.Eğer antidiüretik hormon yetersizliği varsa, vücutta su dengesini kontrol olayı kaybolur. Uygun sıvı seviyesini korumak için gerekli olan suyu yeniden emmenin yerine, böbrekler suyu dışarı atar.
    Belirtiler
    - Aşırı susama
    - idrar miktarının artışı
    - Su kaybı, fiziki çöküntü ve düşük tansiyon koma halini ortaya çıkarabilir.
    Şekersiz diyabet hastalığı olanların yaklaşık yarısında rahatsızlığın nedeni bilinmez. Ancak belirtilerin ortaya çıkmasından birkaç yıl sonra bir hipofiz tümörü açıkça görülebilir. Kafada herhangi bir yaralanma veya hipofiz tümörleri için herhangi bir yaralanma veya hipofiz tümörleri için herhangi bir ameliyat nedeni ile hipofiz bezlerinde ortaya çıkan zararlar tanımlanabilen nedenler arasındadır.
    Teşhis
    En önemli bulgu idrar artışıdır. 24 saatte 5 ila 20 litre idrar çıkarılabilir. Gece ve gündüz her yarım saatte bir idrara çıkılır. İdrardaki bu artış aşırı su kaybına yol açar, sonuçta deri kuruluğu ve aşırı susama hissi ortaya çıkar.
    Eğer doktorunuz şekersiz diyabetten kuşkulanıyorsa susuzluk testi yapacaktır. Bu testte şahıs birkaç saat susuz bırakılır. Bu süre içersinde çıkardığı idrar ölçülür. Bu testte, antidiüretik hormonu normal düzeyde olan birinde idrar miktarı azalırken, şekersiz diyabeti olan-da ise idrar miktarı azalmaz. Doktorunuz ayrıca su ve tuz dengesini saptamak için kan testleri yapacaktır.
    Şekersiz diyabet hormon takviyesi ile etkili bir şekilde tedavi edilebilir. Belirlenen nedenin (bir tümör veya hastalık) sorunları ortaya çıkardığı durumlar dışında, şekersiz diyabet hastalığı olan bir kişinin normal bir yaşam sürmesi beklenir.
    Tıbbi Tedavi
    Bir burun spreyi şeklinde veya sentetik bir hormonun enjekte edilmesi ile antidiüretik hormon verilecektir. Bu hormon tedavisi genellikle yaşam boyunca sürer. Ancak bilinen nedenin baştaki bir yaralanma veya herhangi bir ameliyat olduğu durumlarda bir kaç ay ile bir yıl arasında değişen bir süre içerisinde bez normal fonksiyonunu yeniden kazanır hale gelebilir. Bu durumda ilaç tedavisi kesilmelidir.
    Thiazid grubundan diüretik bir ilaç da önerilebilir. Diüretiklerin aslında idrar miktarını artırmak için kullanıldığı gerçeğinin yanı sıra, thiazidler bazı kişilerde şekersiz diyabetin tedavisinde etkilidir.
    Cerrahi Tedavi
    Neden hipofız bezindeki bir tümör ise ameliyat veya radyasyon terapisi uygun olabilir.
    Beslenme
    Bazı durumlarda sodyumun kısıtlanmasına yardımcı olduğundan, yemeklerde tuz miktarının sınırlandırılması tavsiye edilebilir.

    Akromegali

    Adet kesilmesi (amenore) ve libidonun kaybolması başlıca semptomlardır. Birçok hastalarda hafif veya orta derecede depresyon görülür. Enerji ve hareket yeteneğinden yoksundurlar. Psikolojik değişmeler rahatsız edici kronik bir hastalığa karşı tepki olarak nitelendirilebilir, ama bazı hastalarda duygusal (affektif) bozukluk, hasta henüz hastalığını anlamadan önce kendini gösterir ve başlangıçta diagnostik problemlere yol açabilir. Büyüme çağını tamamlamış, yani artık boy uzaması durmuş kimselerde veya daha ileri aşlarda iskeletin bilhassa çıkıntılı kısımlarının (alın, elmacık kemikleri, burun, çene, dil, dudaklar, dirsek, diz, el ve ayak parmak ve eklemleri gibi) büyümesi sonucu ortaya çıkan hastalık. Büyüme hormonunun aşırı salgınlanmasına sebeb olan bir hipofiz hastalığına bağlıdır. Bu genellikle bir hipofiz tümörüdür.

    Hastalık, genellikle daha önce kullanıldığından daha büyük başlık, eldiven, çorap, ayakkabı giymek zorunda kalınca farkedilmeye başlar. Çirkin bir fizyonomi ortaya çıkar.

    Eğer bu hastalık boy uzaması durmadan önce başlarsa, boy da normalden fazla uzar. Hatta bu durumdaki hastalar tedavi edilirse, ilerde çirkin, çıkıntılı yerleri belirgin durum ortaya çıkmaz. Sadece uzun boylu iri yarı olur ki buna "devlik hastalığı" yani "Jigantizm" denilir. Her iki halde de iç organlarda büyüme olur. Tümörün görme sinirine baskısı sonucu görme bozuklukları ve körlük olabilir.

    Tedavi, büyüme hormonunun aşırı salgılanmasını durdurmaya yönelik olup, ya tümör X ışınlarına tabi tutularak öldürülmeye çalışılır veya cerrahi olarak çıkartılır. Hastalık durdurulsa bile ileri yaşta meydana gelen çirkin görüntüler geri yok edilemez. Onun için erken teşhis çok mühimdir.

    Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

    Addison Hastalığı

    İnsan metabolizmasında hayati önem taşıyan böbreküstü bezleri, her iki böbreğimizin üzerinde bulunan, toplam 5-6 gram büyüklüğünde et parçalarıdır. Bu bezler hayatın devamı için önemli işlevlere sahiptirler. Her iki böbrek bezi de bir laboratuvar gibi çalışır. Ürettikleri damlalar ile ifade edilebilen hormon miktarları sayesinde, bütün vücudun aksamadan çalışmasını organize ederler. Cinsel gelişim, şeker metabolizması, hafıza gibi oldukça geniş bir yelpazede görevli olan bu bezler heyecanlı, tehlikede yada korku dolu olduğumuz anlarda bile vücudumuzu bulunduğumuz ortama hazırlarlar. Arıza yapan bir uçakta, belki bir çatışmanın ortasında vücudumuzda hayati önem taşıyan beyin, kalp ve akciğer gibi organlarımızı korumak için bu bezler o bölgelere giden kan miktarını artırıp, en sık yaralanabileceğimiz kol ve bacaklara giden kan miktarını azaltmakla bile ilgilenirler.

    Böbreğimiz, üç çeşit hormonun üretildiği Böbrek üstü bezinin dış kısmı yani Adrenal Kortex, iki ayrı hormonun üretildiği böbreğin iç kısmı yani Adrenal Medula'dan oluşur. Androjen-Östrojenler ( cinsel gelişim için) , Glukokortikoid Hormon (Şeker metabolizması için) ve Mineralokortikoid Hormon ( vücudun sodyum-potasyum dengesinin sağlanması için) gibi vücudun olmazsa olmaz hormonları bu bezlerde, böbreğin kortex kısmında üretilir.

    Bu önemli hormonların vücutta miktarının normalden az olması, diğer bir anlamda böbrek üstü bezlerinin yetersiz çalışması önemli sağlık sorunlarına yolaçar. Addison Hastalığı da bunlardan biridir. Addison Hastalığı oldukça sinsi ilerleyen bir hastalıktır ve kişinin hayatını olumsuz etkiler. Hormonlar, insan metabolizmasının binlerce farklı anlamda dengesinin sağlanmasında en önemli unsurlardır.

    Addison Hastalığı, vücudun işlevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyduğu hormonları yeterli oranda bulamaması sonucunda görülen bir hastalıktır. Addison Hastalığında böbreküstü bezleri yetersiz çalışır. Bütün vücutta görevi olan bu bezlerden üretilen hormonların yetersiz kalması, her hormonun ayrı ayrı işlevlerinden kaynaklanan problemleri beraberinde getirir. Hasta halsiz, bilinci bulanık ve solgun bir cilde sahiptir.

    Böbrek üstü bezlerinin az çalışması ya da Addison hastalığı, sıklıkla erken menapoza girenlerde, Tip 1 Şeker Hastalığına sahip kişilerde, Grave's Hastalığında, Troid hastalıklarında ve Pernisiyöz anemiye sahip kişilerde görülür.

    Hastalık Belirtileri

  • Halsizlik

  • Kas güçsüzlüğü

  • Mide bulantısı, kusma

  • İştah Kaybı

  • Sıklıkla ishal olma

  • Cilt döküntüleri, ciltte meydana gelen yaralar

  • Deride renk değişiklikleri

  • Tansiyon ve nabızda değişimler

  • Terleme

  • Baş ağrısı

  • Hafıza zayıflığı, Hafıza bulanıklığı yada kaybı

  • Hallüsinasyonlar görme

  • Dikkat dağınıklığı

  • Titreme

  • Vücutta, özellikle göz kapaklarında istemsiz, anormal hareketler

    Tıbbi Testler Sonucu Bulunan Bulgular


  • Tansiyon düşüklüğü

  • Kanda sodyum değerinin düşmesi, bazı durumlarda potasyum miktarının artışı

  • Kanda krtizol seviyesinin düşmesi

  • Adrenalin seviyesinin düşmesi

  • Çekilen tomografilerde kireçlenme odaklarının bulunması

    Böbreküstü bezlerinin yetersiz çalışması, bu bezlerde üretilen hormon seviyelerinin kanda düşük düzeyde çıkmasına neden olacaktır. Yapılan testler, hormon seviyeleri ve etki ettikleri metabolizmal faaliyetler ve bu faaliyetlerin sonucunda alınan verilerde değişikliklere neden olabilir. Çıkan test sonuçları uzman bir hekim tarafından dikkatle incelenerek doğru değerlendirilmelidir.

    Addison Hastalığı kişinin yaşam kalitesini oldukça düşüren bir hastalıktır. Ancak gelişen tıp sayesinde hastalığın tedavisi son derece iyi düzenlenebilmektedir. Hastalığın tedavisinde en önemli husus eksik olanın yerine konması metodudur. Yani yetersiz hormon miktarlarının yerine eksik olanın konması hastalığın çekilebilirliğini artırır. Hastalık tablosunda en sık, Adrenalin Krizleri tehlike yaratır. Kriz dönemlerinde alınan ilaçların dozları hekim kontrolünde arttırılabilir. İhtiyaç duyulan hormonların yerine konmasının yanısıra, hastalığın karekteristik etkisi düşük tansiyon ile de savaşmak gereklidir. Düşük tansiyon tedavisi, eksik hormon tamamlama tedavisine ek olarak hastaya uygulanır. Hastalığın seyrini psikolojik etkenler tetikleyebilir. Addison Hastalarına acil durumlarda hidrokortizon takviyesi yapılışı öğretilmiştir. Addison hastaları genellikle yanlarında acil durum kartları taşırlar. Acil durumlarda kendilerine doğru tedavinin yapılabilmesi için taşıdıkları bu kartlar, etraflarındaki insanlara yardımcı olur. Hasta kartında kullanılacak ilacın ismi ve dozu belirtilmelidir.
    Addison hastaları ilaçlarını düzenli ve önerilen dozda kullanmaya özen göstermelidirler. Şiddetli kusma, vücutta su miktarının artması (ödem) yada aşırı kilo artışları hastalığın sürecini ve tedavisini düzenleyen hekime acilen bildirilmelidir

  • Mantar Zehirlenmesi

    Mantar Zehirlenmesi zehirli mantar bitkilerinin yenmesiyle ortaya çıkan, öldürücü olabilen bir gıda zehirlenmesi. Mantardan zehirlenmenin sebep ve şartları çeşitli olabilir. Öncelikle, bazı kimselerde görülen özel duyarlılık, (midye ve yumurtaya olduğu gibi) mantarlara karşı da tahammülsüzlük yapabilir. Sadece irkiltici özellikteki mantarların, hatta yenebilir olup da bozulmadan ötürü zehirli hale gelen mantarların sebeb olduğu bazı zehirlenme olayları, yanlışlıkla ölüme yol açabilir. Fakat daha çok bu gibi zehirlenmeler, birkaç gün içinde iyileşme ile son bulur.

    Zehirli çayır mantarı (Amanita muscarina) ile zehirlenme çok mühimdir. Kuluçka dönemi kısadır. Mide-barsak bozuklukları, ardından sinir bozuklukları başgösterir bunlar irkilme, sarhoşluk, sayıklama, çırpınma, göz bebeğinin genişlemesi gibi belirtilerdir.

    Tedavi için; hastanın midesi yıkanır veya kusturulur. Müshil ve lavmanla barsakları boşaltılır, gerekli ilaçlar verilir. Gecikmiş vak'alar genellikle ölümle sonuçlanır.

    Mantar zehirlenmelerinden korunmak için, rastgele her mantarı yememeli, mantarları çok iyi tanımalı, mantarlar ve zehirlenmeler konusunda bilgi sahibi olmalıdır.

    Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

    Donuk

     Aşırı soğuk ortamda uzun süre kalınması sonucu donma ortaya çıkar. Kazazede halsiz, uykuludur. Donuk vücut bölümleri beyaz, sert, soğuktur. Henüz donmamış kısımlar kızarık olabilir. Hareketleri ağır ve ağrılıdır. Ciltte su dolu keseler görülebilir. Donmuş kısımlarda duyu kaybı vardır.

    Karla ovuşturmak, masaj yapmak, kumaş parçaları sürterek ısıtmaya çalışmak, sıcak odaya ya da sıcak suya sokmak, bandaj yapmak, cilde ilaçlar sürmek, alkol ya da sigara vermek sakıncalıdır.

    İlkyardımcı önce kazazedenin ıslak giysilerini çıkartıp kurumasını sağlamalıdır. Donmuş bölgeler temas, sürtünme, doğrudan ısıdan korunmalı, yüksekte tutularak bir battaniye ile sarılmalıdır. Isıtma işlemi yavaş ve aşamalı olarak yapılmalıdır. Ilık su bu amaçla kullanılabilir. Kazazedeye ılık içecekler ve şekerli sıvı gıdalar verilebilir.

    Böcek Sokmaları

    Yaz aylarında, böcek sokmalarının arttığını bildiren uzmanlar, özellikle zehirli böcek, yılan ve sineklere karşı dikkatli olunması tavsiyesinde bulunuyor. Böcek sokmaları ve ısırmaları; alerjik reaksiyonlara ve nadir olarak enfeksiyonlara neden olabileceği için göz ardı edilmemesi gerekiyor.

    Yaz aylarında daha çok sivrisinek ve arı sokmalarıyla karşılaşılsa da açık mekanlarda daha çok vakit geçirildiği için akrep, kene, örümcek vs. gibi canlıların da sokmalarıyla karşılaşılabiliyor. Sema Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Serpil Özyılmaz, sivrisineklerin çok yoğun olduğu bölgelerde sinek kovucu ilaçlar kullanılmasını öneriyor.

    Korunma yöntemleri

     Otların üzerinde açık ayakkabı ve çıplak ayakla yürümeyin.

     Pikniğe, çocuk bahçesine veya ağaçlık alanlara giderken parlak renkli, kol ve bacağı açıkta bırakan giyecekler giymeyin.

     Ağzı açık kalmış teneke kutulardan ve şişelerden içecek içmeyin.

     Ev ve arabaların camları kapalı tutun.

     Çöp tenekelerinin ağzını kapalı tutun.

     Ev dışında yenilen yiyeceklerin paketleri kapatılmalı, uzun süre ağzı açık bırakılmamalı.

    Çok yoğun ve çiçekli kokular sürmeyin.

     Arı görüldüğünde panik yapmayın.

    Dr. Serpil Özyılmaz böcek sokmalarında uygulanması gerekenleri şöyle sıraladı;

     Isırılan bölgeye soğuk uygulayın

     Ağrı varsa ağrı kesici ilaç alınabilir

     Yara yerini temizleyin ve temiz tutun

    Isırılan bölgede şişlik, kızarıklık ve sıcaklık olursa bir sağlık kuruluşuna başvurun.

    Arı sokmaları hakkında bilgi veren Dr. Serpil Özyılmaz; arı sokmasında da, buz uygulamasının yararlı olduğunu belirtti. Ancak, arı sokmasına karşı bazı kişilerin alerjisi olabilir. Mide bulantısı, kusma, nefes almada zorluk çekme, gözlerin etrafında, dudaklarda veya boğazda şişlik bunun belirtileridir, hatta bilinç kaybı görülebilir. Arı sokmasına karşı aşırı duyarlılığı olan kişiler, doktorunun verdiği ilaçları mutlaka yanında bulundurmalıdır, dedi.

    Besin zehirlenmesi

    Yiyecek ve içeceklerin saklanması, hazırlanma ve sunulma aşamalarında uygun sağlık koşullarının olmaması, besin zehirlenmelerinin önemli bir sorun haline gelmesine yol açıyor. Süt ve süt ürünleri, kremalı yiyecekler, tavuk mamülleri, mayonezli, yumurtalı yiyecekler, pişirilip uygun koşullarda saklanmayan etler, deniz ürünleri, bozulma riski en yüksek gıdalar arasında yer alıyor.
    Akdeniz diyetinin vazgeçilmez unsurları olan meyve ve sebze ağırlıklı beslenmenin en sağlıklı beslenme biçimi olduğunda uzmanlar birleşiyorlar. Fakat Türkiye'de sebze ve meyve açısından bolluk ve çeşitliliğe rağmen besinlerin saklanması, pişirilmesi de büyük önem taşıyor.

    Besinlerin hazırlanması sırasında temizlik kurallarına gereken özenin gösterilmemesi, besin zehirlenmelerine yol açabiliyor. Besin zehirlenmeleri kontamine yiyecek ve içeceklerle oluşuyor. Besinler ve içecekler infeksiyona yol açan mikroorganizmalarla veya toksit maddelerle bulaştıklarında zehirlenmeye neden oluyorlar. Bunların yanısıra nadiren yenilmemesi gereken bir bitki veya hayvanın yenmesi de besin zehirlenmesi tablosunu ortaya çıkarabiliyor.


    Besin zehirlenmeleri az gelişmiş ülkelerde daha sık gözleniyor. Bunda yetersiz çevre koşulları, toplumun düşük eğitim düzeyi de önemli rol oynuyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Şadiye Yücel Kutbay (

  • ), "Gelişmiş ülkelerde de besin zehirlenmesi görülüyor. Bunda ise artan yaşlı nüfus, bağışıklığı baskılanmış hasta sayısındaki yükseliş, çok büyük ölçeklere varan besi hayvancılığı ve tavukçuluk nedeniyle potansiyel rezervuarların artması etkili oluyor. Ev dışında daha çok yemek yenmesi de zehirlenmelere neden olan faktörler arasında yer alıyor" diye konuşuyor.

    Yiyecek ve içeceklerin saklanması, hazırlanması ve sunulması aşamalarında uygun sağlık koşullarının olmamasının besin zehirlenmelerinin önemli bir sorun haline gelmesine yol açtığına işaret eden Dr. Şadiye Yücel Kutbay, sözlerini şöyle sürdürüyor:"Kişisel hijyene dikkat edilmemesi, suların kirli olması, lağım sularının uygun şekilde izolasyonunun yapılmaması, dezenfeksiyonun yetersiz olması, taşıyıcıların tedavi edilmemesi, besin zehirlenmelerine neden oluyor. Besin zehirlenmelerinin belirtileri tabloya yol açan bakterinin özelliğine göre değişiyor. Ancak pek çoğunda, bulantı, kusma, ateş, karın ağrısı, kanlı-mukuslu olabilen ishal, özellikle kolera gibi şiddetli ishal ile seyreden tablolarda su kaybı belirtileri ile oluşuyor. Süt ve süt ürünleri, kremalı yiyecekleri, tavuk mamülleri diğer kümes hayvanlarının etleri ile hazırlanan yiyecekler, mayonezli, yumurtalı yiyecekler, pişirilip uygun koşullarda saklanmayan etler, deniz ürünleri, bozulma riski yüksek yiyeceklerdir."

    Neler yapılmalı?
    Besinlerin henüz çiğ olduğu dönemde hijyen kurallarına sıkı bir biçimde uyulması enfeksiyon önlenmesinde alınacak en etkili önlem olarak kabul ediliyor. Bunların yanısıra canlı hayvanların hastalıklardan korunması, hasta ya da taşıyıcı hayvanların yok edilmesi, insanlar için toksik düzeylere ulaşabilen ilaçların hayvanlara verilmemesi, kesim işlemlerinin yapıldığı yerlerin de temiz olması gerekiyor.

    Pişmiş besinlerin yeteri kadar soğuk olan dolaplarda saklanmadan tekrar tekrar ısıtılarak yenmesinin de, kalabalık kitlelerin besin zehirlenmesindeki en önemli neden olduğunu vurgulayan Dr. Kutbay, "Salmonellesis kaynağı olabilen yumurtalar, 3 hafta içinde tüketilmeli, satış yerlerinde 20 derecede, evlerde 8 derecenin altında saklanmalıdır. 10 dakika süreyle besin maddelerinin kaynatılması, (50-55 derece) parazitleri ve bakteriyel patojenlerin çoğunu öldürür" diye konuşuyor.
    Tedavi nasıl yapılıyor?

    Besin zehirlenmelerinin tedavisinde sıvı ve elektrolit kayıplarının yerine konması temel prensip olarak kabul ediliyor. Ağızdan dehidratasyon tedavisi ile kaybedilen sıvının yerine konulmaya çalışıldığını belirten Dr. Şadiye Yücel Kutbay, şöyle devam ediyor:"Şayet bulantı, kusma, şiddetli ise sıvı kaybı bulguları mevcut ise parenteral sıvı tedavi uygulanır. İshal tablosunda ağızdan beslenme kesilmemelidir. Spazmotik ilaçların ishal tedavisinde yeri yoktur. Özellikle invaziv bakterilerin neden olduğu tablolarda barsak hareketlerini azaltarak infeksiyonun yayılmasına yol açabilir. Klinik bulgular ile düşünülen bakteriyel enfeksiyona uygun antibiyotik tedavisine başlanır. Başlangıçta yapılan dışkı kültürleri ile tabloya yol açan bakteri tanısının konulması mümkün olabilir. Her besin zehirlenmesinde antibiyotik etkili değildir. Besin zehirlenmelerin seyri iyi bir destekleyici tedavi ve uygun antibiyotiklerle oldukça iyidir ve genellikle komplikasyona yol açmazlar."

    Bakteri türü Kuluçka süresi Belirtileri Bulaştığı besinler
    Stafilacocous aureus 2-4 saat kusma, karın ağrısı, ishal, dondurma, krema, mayonez, patates salatası Basillus Cereus 1-6 saat karın ağrısı ve kusma tahıldan yapılan yemekler pilav ve süt ürünleri Clostridrum perfingens Tip A 8-14 saat kramp şeklinde karın ağrısı, ishal, pişirilip saklanmış etler nadir olarak ateş ve kusma Vibrio parahaemolyticms 12-24 saat ishal ve karın ağrısı deniz ürünleri Compylobacter feyuni 1-7 gün ateş, aşırı gaz, ishal, karın ağrısı süt, dondurma ve kontamine besinler Versinia enterosolitica 1-7 gün ateş, kanlı ishal, karın ağrısı süt, dondurma ve kontamine sular Salmonella infeksiyonları 6-48 saat karın ağrısı, ateş ve ishal süt, süt ürünleri ve yumurta Shigella türleri 24-72 saat karın ağrısı, ateş, kanlı mukuslu ishal kontamine su ve besinler E. Coli tipleri tiplerine göre şiddetli ishal karın ağrısı, kontamine su ve yiyecekler kuluçka süresi değişir ateş, bazen kanlı ishal,Kolera 24-72 saat şiddetli ishal ve dehitratasyon kontamine su ve besinler Clostridum batinilum 12-72 saat görme bozukluğu, yutma güçlüğü, ev konserveleri.

  • Barotravma (Hava Basıncı Travması)

    Orta kulaktaki hava basıncı dış kulaktakine eşittir. Bunu östaki borusu sağlar. Bu boru orta kulağı burnun gerisine bağlayan dar bir kanaldır. Yutkundugunuz veya esnediğiniz zaman açılır ve böylece orta kulağa hava girer vay çıkar. Eğer östaki borusu kapalı kahırsa kulak, zarının iki yanındaki basınç eşit olmaz. Bu duruma barotravma veya barotitis mediya denir. Belirtiler
    - orta derecede veya şiddetli kulak ağrısı
    - Kulakta dolguniuk hissi
    - Hafif, işitme kaybı.
    - Baş dönmesi.
    - Kulak çınlaması (Tinnitus)
    Teşhis
    Burnunuz tıkalıysa, (alerji, soğuk algınlığı veya boğaz enfeksiyonu) eğer uçar veya dalarsanız barotravma belirtileri yaşarsınız. Bir kulakta ağrı, hafif işitme kaybı veya kulakta doluluk hissi duyarsanız bu, hava basıncındaki değişiklik nedeniyle kulak zarının içeri doğru itilmesinden kaynaklanabilir.
    Hava basıncındaki farklılık artınca veya östaki borusu tamamen kapanınca daha ciddi bir problem doğabilir. Orta kulağın ince damarları çatlar ve kanar. Kan orta kulağı doldurur ve işitme kaybı olur, insan su altındaymış hissi duyar.
    Barotrauma belirtileri başladıktan birkaç saat sonra geçer. Bu ciddi bir yaka değildir ve kalıcı işitme kaybı yapmaz. Gene de eğer barotraumadan şüphelenirseniz doktorunuza görünün. Kulağınızı muayene edecek ve enfeksiyon kapmanızı önlemek üzere durumu kontrol altına alacaktır.
    Tedavi
    Eğer tıkalı burunla uçmak mecburiyetindeyseniz, havalanmadan ve ya inişe geçmeden bir saat önce dekonjestan etkili ilaç veya antihistamin alın. Bu östaki borusunun kapalı kalmasını önler. Uçuş sırasında yutkunmayı sağlamak için şekerleme emin veya çiklet çiğneyin. Böylece östaki borusu açık kalır. Bunu yapmanın bir başka yolu da havayı içine çekip burnu ve ağzı kapalı tutarak yavaşça havayı dışarı vermeye çalışmaktır.
    Eğer birkaç saat içinde belirtiler kaybolmazsa, doktorunuzu görün. Tedavi bir cerrahi müdahale ile kulak zarını geçip oradaki sıvının boşaltılmasını gerektirebilir. Ayrıca doktorunuz orta kulak enfeksiyonunu önlemek için antibiyotik de verebilir.

    Alkol zehirlenmesi

    Etanol: Etanol, ABD’de ve reçete edildiği bir çok bölgede en çok kullanılan ve de kötüye kullanımı en çok intoksikandır. Bira,tüketilen miktarı gözönüne alındığında en çok tüketilen 4.içecektir.(su,süt,kahve) son senelerde Amerika’da etanol tüketiminin%25’ini oluşturmaktadır. Distile edilmiş içecekler%40-50 etanol volümu içermektedir. Şarabın etanol volümü %2-6’dır.Ayrıca etanol, kolonyanın, ağız gargaralarının ve bazı ilaç preparatlarında da mevcuttur.

    Etanol kullanımının medikal, psikiyatrik, sosyal, legal ve halk sağlığı kullanımları acil doktorlarınca iyi bilinmektedir. Acil departmanları intoksike kişiler için uygun bir ortam sağlanmalıdır. Bölgeye bağlı olarak etanol rastgele seçilmiş acil hastalarının %15-40’ının kanında tesbit edilmiştir. Acil hekimleri ve diğer servis uzmanları etanol bağımlılığı olan hastaların %50 ‘sini tesbit edememektedir. Alkolizmin tanısında Michiganalkol tarama testi önemlidir.

    Patofizyoloji: Etanol, nöronal aktiviteyi inhibe eden bir sss depresanıdır. Bunu da hücre membranları üzerindeki etkisiyle gerçekleştirilir. Düşük kan konsatrasyonlarında genellikle davranışsalstimülasyon gözlenir. Etanolla benzodiazepinler ve barbtüratlar gibi sedatif hipnotikler arasında crosstolerans gerçekleşebilmektedir. Absorbsiyon özefagus ve ağızdan küçük bir oranda, mide ve kalın bağırsaktan orta oranda temel olarakta ince bağırsağın proksimal kısmında gerçekleşmektedir. Etanol metabolizmasındaki cinse bağlı farklar benzer dozda alındıktan sonra kadınlarda daha yüksek kan etanol seviyesi görülmesini açıklamaktadır. Kadınların etanol için dağılım hacmi(0,6 lt/kg) erkeklere göre (0,7 lt/kg) daha küçüktür ve daha düşük bir ilk geçiş(first pass) metabolizmasına sahiptir.Çünkü kadınların gastrik duvarlarında erkekler göre daha az alkol dehidrogenaz bulunmaktadır.

    Alkolün kan konsatrasyonuna bağlı olarak %2-10’u ter, idrar ve akciğerler aracılığıyla atılmaktadır. Kalan kısım ise 2 pathways ile karaciğer ile asetaldehite çevrilmektedir. Hücrede NAD’ı kofaktör olarak kullanan sitozol alkol dehidrogenaz asetaldehid üretir. Bu da daha sonra aldehitdehidrogenaz tarafından metabolize edilir. 2. Pathway ise; klinik olarak kan etanol konsantrasyonlarında önem kazanır ve etanolun tekrozomal alkol oksidayzing sistemidir.

    Klinik özellikler : Etanol intoksikasyonunun belirti ve bulguları; konuşma bozukluğu, histagmus, disinhibe davranışlar, sss depresyonu, azaltılmış motor koordinasyon ve kontrol. Etanole bağlı total perferal rezistanda azalma ve volum kaybı sonucunda her zamanki kan basıncında azalma yada hipertasiyon ve reflex taşikardi de gözlenebilir. Hipertansiyon bulunduğunda etanol intoksikasyonu dışındaki sebeplerde gözönüne alınmalıdır. Aakut intoksikasyondaki morbidite ve mortalite sıklıkla motorlu araç çarpışmalarına bağlı kazasal yaralanmalar sonucunda görülür.Buradaki sebep ise etnolün sebep muhakeme ve fiziksel yetenekteki azalmadır.

    Toleras sebebiyle intoksikasyon derecesiyle kan alkol seviyesi zayıf bir korelasyon göstermektedir. Alkol alışkanlığı olmayan kişilerde 400-500

    Mg/dl konsantrasyonlarda bile respiratuar depresyona bağlı ölüm görülebilirken bazı alkoliklerde 400mg/dl’de kan konsantrasyonu gibi minimul intosikasyosyonlarında görülmesi seyrek değildir. Bir çok yerde motorlu arç kullanmak için belirlene alkol intosikasyon dozu 100 yada 80mg/dl’de kabul edilmesine rağmen, 5mg/dl kadar küçük bir seviyenin bile engelleme yapabileceği gösterilmiştir.

    Tedavi:

    Akut alkol intoksikasyonunun tedavisi klinik stabilite sağlanana kadar gözlem ve eşlik eden yaralanma ve hastalıklara müdahaleden oluşur. Komplikasyon yaralanmaları veya medikal durumları değerlendirmek için dikkatli bir muayneye yapılmalıdır. Eğer başka bir anomali yoksa, hafif ve orta derecede intoksikasyon için etanol seviyesi gerekli değildir. Ama birçok enstitü etanol, metanol ve isopropranol için kan alkol seviyesi ölçümü önermektedir. Alkol seviye ölçümünün bir avantajında şüphe edilmeyen metanol ve isopropranol intoksikasyonu tespitidir. Her bir alkolün ölçümü spesifiktir ve birbirleriyle çapraz reaksiyon göstermez.Hipoglisemi, hasta başı ölçümüyle ekarte edilmelidir. Etanol aktivive chercoal’a bağlanmaz., yani başka adsorbahle bir madde alınmamışsa, kullanılması gereksizdir. Belirgin bir şekilde intoksikasyona uysa bile şiddetli sss depresyonu olan alkoliklerde tiamin verilmelidir. Nutrisyonel statü genellikle eksik olduğundan IV solusyon folat ve diğer vitaminler eklenir. Hafif ve sito derecede intoksikasyon olan hastalar genellikle IV yol gerektirmez ta ki volum kaybına bağlı klinik bulgular ortaya çıkmadıkça alkoliklerde genellikle glikojen düşük olduğundan IV %5 dextoz ve %9’luk NaCl içermelidir. Dikkatli ve seri gözlem önemlidir. Mental statüdeki bozulmalar etanol dışındaki sebeplere 2° olarak düşürülüyorsa bağımlılığı olmayan hastalar etanolü kandan saatte 15-20mg/dl hızla elimine ederlerken alkoliklerde bu hız saatte 25-35mg/dl’dir. Etanol alımına 2°sss depresyonu olan hastaların çoğunda acil servise başvurudan sonra geçen birkaç saat içinde iyileşme görülür. Ssolunum depresyonu, hipoventilasyon ve eğer şiddetliyse nadiren ileri havayolu müdehalesini gerektiren CO2 retansiyonuyla sonuçlanabi lir.Alkoliklere başka ilaç kullanıp kullanmadıkları da sorulmalıdır. Geçmişte etanolün yerine veya etanolle birlikte metilen ve etilen glikolde kullanılmaktay dı. Bugünse alkoliklerin en sıkı kullandıkları ilaç kokaindir. Bu ilaçların birlikte kullanılmasının çekiciliği koka-etilen gibi kokaine göre kokain rec’lerine 4OX daha fazla affiniteni olan ve dolayısıyla çok daha patent intoksikan olan retobolitlerle ilgilidir. 2 ilacı aynı anda kullanan kişilerde sadece kokain kulla nan kişilere göre ani ölüm hızı 2OX daha fazladır.(Etanol osmolol gap’in en sık sebebidir.)Metanol ve etilen glikolde daha büyük bir anyon gaplı wet.asidoz oluşur.

    Atılım(Dispositilen):

    Akut etanol intoksikasyonu olan hastalar nadiren sırf bu problemin tedavisi için hastaneye başvururlar.Ancak kanında yüksek düzeyde etanol olmasına rağmen klinik olarak ayık görünen hastalar problemyaratmaktadır.

    ISOPROPRANOL:

    Isopropranol (isopropil alkol) evlerde temizlikte kullanılır. Endüstride çözücü ve dezenfekte olarak kullanılır. (Antifreeze olarak ) Zehirlenme genellik le oral alımla olurken, az havalanan yerlerde inhalasyon yoluyla olabilir. Esas metaboliti asetandır. Ama metanol ve etilen glikolün metabolitleri gibi göz, böbrek, kardiak ve metabolik foksisiteye sebep olmaz. Isopropranol etanolün sss depresyonunda 2X daha fazla depresyon yapar ve vücutta kalış süresi etanole göre 2-4X daha fazladır. Bu özelliğinde dolayı alkolikler yada intihar teşebbü sünde bulunan kişiler tarafında nadiren kullanılır. Etanolde sonra en çok kullanı lan alkol isopropanoldur.Etanolden daha toxsik ama metanol ve etilen glikolden daha az toksiktir.

    Patofifiyoloji: Berrak, uçucu, acı, yakıcı, aromatik kokulu bir likit. Akmdan sonra hızlıca absorbe olur. %80’i ilk 30 dk.’da tamamı ise 2 saat içinde absorbe olur.

    Az ve klinik olarak önemsiz bir miktarda tükürük bezleri ve mide tarafından sekrete edilir. Böbrekler absorbe edilen dozun %20-50’sini değişme den atar ama esas metabolizmanın KC’de asetona dönüşümle olur. (Alkol detfaze ile) Aseton®Asetat®Formikasit®CO2 dönüşümü olur. Daha sonra hafif asidoz olabilir. Ancak metanol ve etilen glikolin tersine isopropanol ve metaboltlerine bağlı belirgin asdoz görülmez. Taksisitlerinin en önemli göstergesi katonemi ve katonüridir.(Kan glukoz seviyesi artırımında veya glukozuri olmadan) Bu özelliği, Etilen glikol ve metanolden ayımaya yardım eder. Yarılanma ömrü (etonol yokluğunda) 6-7 saat, asetonun yarılanma ömrü 22-28 saattir. Dolayısıyla uzamış semptomatolojinin sebebi asetonun yarılanma ömrünün uzun olmasıdır. Isopropanolun asetona metabolize oluşunu önlemek için etanol verilmez. %70’lik bir isopropanolun toksik dozu 1 ml/kg, yetişkindeki letol dozu 2-4ml/kg. 0,5ml/kg dozundan bile semtomlar ortaya çıkabilirken, totalde 1lt bile alımında survey rapor edilmiştir.Çocuklar özellikle duyarlıdır.3 defa yutkunmak bir miktarla bile semtomlar ortaya çıkarabilir.

    Klinik Bulgular:

    Semtomların başlaması 30-60dk. İçinde olur ve birkaç saat içinde pik yapar. Nistagmus genellikle vardır, şiddetli zehirlenme bulguları , erken başlangıçlı koma, solunum depresyonu ve hipotansiyondur. Masif injesyon periferik sd.’a 2°hipotansiyona sebep olur. Ciddi disritanller nadirdir. Gastrik irritasyonun 2°hemorojık gastrit erken dönemde görülür ve isopropanol injesyo nunun çarpıcı bir bulgusudur ve N/V, karın ağrısı ve üst GIS ---------sebep olur. Azalmış glukoneogeneze 2° hipoglisemi görülebilir. Daha az görülen komplikasyonlar; Hepatik disfonles, ATN, myoglobünüri, anemi, rabdonyoliz ve myogotidir. Nefeste temizlikte kullanılan alkollerin kokusu duyulduğunda, glukozüri ve hiperglisemi olmadan görülen ketonüri ve ketonemi ile ilişkili asidoz (ve artmış osmolol gap)varlığında intosikasyonundan şüphelenmelidir. Eğer asidoz varsa hafiftir.



    Tedavi:

    İntoksikasyonda şüphelendiğinde IV yol açılmalı, kan glukozu bakılmalı ve endi kasyon varsa tiamin ve naloxon verilmelidir. Sss veya solunum depresyonu açısından hasta monitörize edilmelidir. Isopropanol hızlı absorbe olduğundan gastrik lavajın yararı yoktur. Aktif kömür ısopropanolu zayıf bağladığından gerekli değildir.

    Ciddi şekilde etkilenmiş hastalarda entübasyon ve solunum desteğine ihtiyaç vardır. Hipotansiyon genellikle IV sıvı yüklenmesine cevap verir. Şiddetli vakalarda pressor madde desteği gerekir. Şiddetli hemorojik gastrit varsa kas transfüzyonu endikedir. Asidoz genellikle hafif olduğundan, önemli bir asidozla karşılaşıldığında buna neden olabilecek diğer nedenler araştırılmalıdır. Örneğin eğer hasta hipotansifselaktik asidoz düşürülmelidir. Hhemodinamik instabiliteye neden olan klasik tedaviye cevap vermeyen hipotansiyonda ve ispropanol seviyesi 400ml/dl olduğu durumlarda hemodiyaliz endikedir. Böylece hem ispropanol hem de aseton elimine edilir. Periton diyalizi daha az etkilidir. Letarjisi veya uzamış sss depresyonu olan hastalar hospitalize edilmelidir. 6-8 saat asemtomatik kalan hastalar taburcu edilebilir, danışma hizmeti sunulmak yada psikiatrik değerlendirme yapılmalıdır.

    METANOL:

    Odun ispirtosu olarak bilinir. Bboya çıkarıcıların intifreeze içinde bulunur. Odun distilasyonu ile elde edilir. Zehirlenmesi genellikle ya viskiye karışmasıyla kazara ya da bilinçli olarak intihar için kullanılır. Metanol toksisitesi 2 toksik metabulitin oluşmasına dayanır: Formoldehit ve formik asit. Bu noktadan hareketle tedavi strateji leri bu metabulitlerin oluşmasını engellemeye yada onların vücuttan uzaklaştırılmasına dayanır.

    Patofizyoloji: Renksiz, farklı kokusu olan uçucu bir likittir. GIS’ten iyi absorbe olur. İngenze edildikten 30-90 dk. Sonra pik seviyeye ulaşır. Toksisite genellikle oral alımdan sonra olmakla birlikte, önemli ölçüde absorbsiyon AC veya deri yoluyla da olabilir. Hafif toksisiteden sonra serum yenilenme ömrü 14-20 saat, şiddetli toksisiteden sonra 24-30 saattir. Alımı takiben en yüksek konsantrasyon böbrek, KC ve GIS’te görülürken, vitrous humar ve optik sinirde de seviyesi yüksektir. Metanolün çoğu (%90-95) KC’den, %22-5’ böbrekten minimul bir kısımda AC’ler yoluyla excrete edilir. Toksisitenin nedeni metanolun KC’de alkoldehidrojenaz------- ile formaldehit ve formik asite dönüşümü dür. Formik asit birikimi klinik semtomların ile ilişkilidir. Burada görülen laktik asidozun nedeni; formik asitin mitokondrial solunumu inhibe edici etkisi ve bunun sonucunda görülen doku hipoksisidir.Retinada formaldehit oluşumu özellikle kör sarhoş diye tanımlanan körlüğe neden olan optik papillit ve retinal ödeme yol açar.

    Formik asitin CO2 ve H2O ya yıkılmasında folat bir kofaktör olduğundan folat eksikliği olan alkolikler metanol toksisitesine daha fazla duyarlıdırlar.Toksisiteye neden olan metanol miktarı değişiklik gösterir.%40 lık solusyondan 15ml kadar küçük dozlarda bile ölüm rapor edilmiştir.Ancak 30 ml lik %40lıksolusyon letal doz olarak kabul edilmesine rağmen 500-600 ml injekte edilip yaşayan vakalar rapoa edilmiştir.

    Klinik Özellikler :

    Toksik metabolitlerine dönüşümü uzun zaman aldığından metanol zehirlenmelerine bağlı semtomlar 12-18 saatden önce ortaya çıkmayabilir.Eğer birlikte etanolde alınmışsa semptomlar daha geç ortaya çıkar.

    Kardinal klinik bulgular; SSS depresyonu(etanole benzer şekilde),görme bozukluğu,karın ağrısı,metabolik asidozdur.Hastaneye geldiğinde hasta konfüze ve hatta şiddetli vakalarda koma durumundaolabilir.Başağrısı,vertigo,nöbetlerde görülebilir.Görme bozukluğu insidansı yaklaşık %50dir.Bunlar ; diplopi,bukanık görme,görme keskinliğinin azalması,fotofobi,karlı bir bölgeye bakma gibi tanımlamalar,görme alanında daralma ve körlüktür.Klinisyen nistagmus,fikse ve dilate pupiller,retinal ödem,optik atrofi veya optik diskte hiperemi gibi bulgular saptayabilir.CT de parkinsonizm ile uyumlu sayılabilecek bazal gangliyon enfarktları görülebilir.

    Metanol potent bir mukozal irritandır ve hastaların yarıdan çoğunda şiddetli karın ağrısı ,pankreatitte sıkça rapor edilmiştir.Ancak şiddetli alıma rağmen GIS bulguları görülmeyebilir.Hipotansiyon ve bradikardi geç bulgulardır ve kötü prognozu gösterir. Hastanın gidişatı serum metanol konsantrasyonundan çok asidozun şiddeti ile ilişkilidir. Metanol zehirlenmesinin tanısı: hikaye, karekteristik klinik bulgular ve geniş anyon gap met. Asidozun bulunmasıyla konur. Tanının doğrulanması maddenin kanda gösterilmesine dayanmasına rağmen gecikmeye bağlı morbiditeden kaçınmak için uygun klinik tablo ortaya çıktığında tedaviye hemen başlanmalıdır.

    Endojen kaynaklardan meydana gelen metanol kons. :0,05ml/dl’dir.Asemptomatik kişilerde pik seviyesi 20ml/dl’nin altındadır. 50ml/dl’nin üzerindeki değerler şiddetli zehirlenmeyi gösterir. SSS semtomları 20mg/dl’nin üzerinde, göz problemleri 50mg/dl’nin üstünde ortaya çıkar. 150-200mg/dl üstündeki değerlerde ise ölüm riski artar. Ayırıcı tanıda etilen glikol DKA, izoniazit salisilatlar Fe laktik asidoz fenformin toksisiteleri ile üremi gibi geniş anyon gap met asidoza neden olan durumlar düşünülmelidir.

    Tedavi:

    İntoksikasyondan şüphelenildiğinde IV damar yolu açılır, kan glikozu bakılır ve endikasyon varsa tiamin ve naloksan verilir. Tedavide yer alan genel önlemler:

    1-Destek tedavi

    2-Asidozun düzeltilmesi

    3-Toksit metabolitlere dönüşümü azaltmak için fomepizol veya eta nol verilmesi

    4-Metanolu elimine etmek için ®DİALİZ

    Hasta alımdan hemen sonra gelmedikçe gastrik lavaj faydasızdır. Aktif kömüre zayıf bağlanır, faydasızdır. Gerekirse entübasyon uygulanır. PH’ı normale getirmek için NaHCO3verilmelidir. Çünkü metanolün görme bozukluğu gibi toksik etkileri metabolik asidozun düzeltilmesi ile bir miktar düzelir. Fomepizol başlangıç tedavisinde başarılı bir şekilde kullanılır, ancak bu konuda fomepizolun etilen glikol intaksikasyonunda kullanılması kadar tecrübe yoktur.

    Bir alkol dehidrogenazinhibitörü olan fomepizol toksik metobolit oluşumunu önler fomepizol etanolün aksine SSS depresyonu yapmaz. Çoğu otorite erişkin metamol toksitesinde fomepizolü etanol yerine önermektedir.

    Ancak fomepizol kullanımı dializ endikasyonunu değiştirmez. Bazı klinisyenler ise etanolü tedavide tercih etmektedirler Çocuklarda fomepizol kullanım ile ilgili yeterli veri yoktur. Fomepizol 15mg/kg’a yükleme dozunu takiben her 12 saatte bir 10mg/kg’lık 4 dozda verilir. Her doz 30dk. Süreyle IV yavaş infüzyonla verilir. Fomepizol dializle atılacağından dialize giren hastalar da doz sıklığı arttırılmalıdır.

    Etanol metanol intoksikasyonunda başlangıç tedavisinde klasik olarak kullanılır. Alkol dehidrogenaza 10-20 kat daha fazla affinitesi vardır ve bunu kompetatif olarak inhibe eder. Toksik metabolit oluşumunu tamamen inhibe etmek için 100-150mg/dl’lik etanol seviyesi sağlanmalıdır. 100mg/dl’nin altındaki düzeylerde etkinlik düşüktür ve tosisite artar. Etanol IV , oral veya NG tüp yoluyla verilebilir. Ancak IV yol tercih edilir. IV yolun komplikasyonu yüzeyel tromboflebite neden olur. IV solusyon %5 dextroz içinde %10 etanol içermelidir.Oral dozda %20 yada 30luk konsantrasyon kullanılır.100-150 mg/dl etanol seviyesini sağlamak için IV yolla veya ağızdan 0,6-0,8gr/kg yükleme dozu ve saatte yaklaşık 0,11gr/kg lık idame dozu verilmelidir.eğer tavsiye edilen %5 dextroz içinde %10luk etanol kullanılırsa yükleme dozu 10mg/kg ve idame dozu saatte 1,6mg/kg olur.Eğer hasta etanol bağımlısı ise (yani artmış hepatik eliminasyon )idame infüzyonu 15gr/kgdan başlamalı.

    Etanol verilmesi metanol seviyesi sıfıra gelinceye kadar devam ettirilmelidir.Eğer diyalize başlamışsa etanol diyaliz edilen bir madde olduğundan etanol idame dozu daha yüksek olmalıdır.(0,24gr/kg/st)

    Etanol verilmesiyle hipoglisemi ortaya çıkarsa kan glikoz seviyesi takibi yapılmalıdır.

    Visual ve SSS disfonks. Bulguları görüldüğünde 25 mg /dl metanol seviyelerinde ,metanol seviyesine bakılmaksızın şiddetli met.asidoz varlığında ve 30ml üzerinde metanol alımında dializ yapılmalıdır. Hemodializ periton dializinden daha etkilidir.Dializ hem maddeyi hem toksik metabolitleri elimine eder.Fomepizol tedavisi alan hastalarda dializ endikasyonları değişmez. Folat metabolizmasında kofaktör olduğundan folat eksikliği olanlarda folat verilir.Bü tün hastalara birkaç gün boyunca IV 50mg/kg folat verilmesi önerilir

    ETİLEN GLİKOL:(EG)

    EG toksisitesi formaldehit ve formik asit metabolitleri oluşturan bağlardır.Tedavide formaldehit formik asit metabolitleri vücuttan uzaklaştırılır yada dönüşüm azaltılır.

    Patofizyoloji: EG renksiz, kokusuz,tatlı bir maddedir.Suda oldukça iyi çözünür.Oral alımda hızlı absorbe olur.AC ve deri absorbsiyonu iyi değildir.Alıcı takiben 1-4 saatte kanda pik yapar.Plazma yarılanma ömrü 3-5 saat olan EG KC ve böbrekte toksit metaboliklerine dönüşür; aldehidler , glikolat, oksalat ve laktat. Sonuçta AC’ler, böbrek ve kalpde toksisiteye neden olur. Bunlar metabolik asidoza neden olur.

    Pridoksal fosfat ve tiamin toksik metabolitlerin nontoksik metabolitlere dönüşümünü sağladığından bunların eksikliği toksisiteyi arttırır. Glikolik asit metabolik asidoz yapabilir. Hastaların yaklaşık %50’sinde idrarda oksalat kristalleri görülür. Potansiyel letal doz 2 ml/kg’dır.

    Klinik:

    EG zehirlenmesi genellikle 3 farklı klinik fazla kendini gösterir. Toksisitenin şiddeti ve ilerlemesi alınan miktara bağlıdır. Başlangıç fazı alımdan 1-12 saat içerisinde SSS depresyonu ile karakterizedir. Hastaların nefesinde etanol kokusu olmaksızın konuşma bozukluğu ve ataksi görülebilir. Başlangıç fazında halüsinasyon, koma, nöbet ve ölüm görülebilir. Bu santral sinir sistemi bulguları pik glikolaldehit üretimi ile ilişkilidir. Nistagmus ve oftalmopleji gözlenmesine rağmen optik fundus genellikle normaldir. Lomber Ponksiyonda BOS basıncı ve proteini artmıştır ve birkaç PMNL görülebilir.

    2. Faz®Kordiyopulmuner faz alımdan 12-24 saat sonra görülür taşikardi HT ve takipne en sık semptomlardır. Ayrıca KKY,ARDS, Kardiyomegali ve dolaşım kollapsi görülür.

    3.Faz®Nefrotoksisite alımdan 24-72 saat sonra görülür flank ağrısı ve kostovertebral açı hassasiyeti oligürik renal yetmezlik ve ATN görülür. Anüri olabilir. Uygun tedavi yapılırsa renal hasar geri döndürülebilir. Nefrotoksi site aldehid metabolitleri ve oksalik asitten kaynaklanır. İdrarın mikroskobik değerlendirilmesinde 1)Dihidrat form

    2)Monohidrat form şeklinde Ca oksalat kristalleri görülür.

    Ca’nın Ca oksalat şeklinde presipite olmasına sekonder hipokalsemi gelişebilir.Hipokalsemide tetani ve QT uzaması oluşabilir.

    EG intoksikasyonu;1)Nefeste etanol kokusu olmaması

    2) Geniş anyon gap met. Asidoz varlığı ,

    3) Ca oksalat kristalürisi durumlarında düşünülür.

    Tanı kan seviyesi bakılmasıyla konur. 20mg/dl üzerinde toksisite riski yüksektir. Fatalite aralığı 98-775mg/dl arasında rapor edilmiştir. Ca oksalat kristalürisi şiddetli intoksikasyonu düşündürür.

    Tedavi:

    Metanol intoksikasyonunun tedavisine benzer. Hipokalsemi durumunda %10’luk 10ml Ca glukonat IV verilir. Pridoksin veya tiamin IV verilir. Hipomagnazemi durumunda Mg verilir. Şiddetli asidoz sebebi bilinemiyosa laktik asidoz belirlenmelidir. Fomepizol kullanılır. Fomepizolün baş ağrısı ve bulantı gibi yan etkisi vardır. Eğer fomepizol yoksa etanol şüphe duyulan vakalarda hemen verilmelidir. Şiddetli metabolik asidoz,anüri klinik, serum EG düzeyinin 20-25ml/dl üzerinde olması dializ endikasyonlarıdır.